Kayles

Bu oyun iki kişi arasında ve yanyana dizili 13 taşla oynanıyor. İki oyuncu da sırayla aşağıdaki hamlelerden birini yapıyor:

  • Herhangi bir taşı almak.
  • Aralarında boşluk olmayacak şekilde duran iki taşı almak.

Bir ya da iki taş alındıktan sonra kalan taşlar birbirlerine yaklaştırılmayacak, yani aralarda boşluklar oluşabilecek.

Son taşı ya da taşları alan oyunu kazanır.

Oyunu kazanmak için bir strateji bulun.

Vizite

Dünden beri yanımdaki yatakta yatan yaşlı adamın ağzından, sürekli konuşan eşinin aksine hiçbir kelime çıkmamıştı. Bu sabah viziteye başhekim de gelmişti. Asistanları kısaca dinledikten sonra konuşmaya başladı:

Günther bey, dün evde düştükten sonra dün gece sizi buraya getirdiler ve yatırdık. Filmlere göre sağ böbreğinizde, karaciğerinizde, bağırsaklarınızda ileri derecede kanser var. Bunları biliyorsunuz zaten. Göğüs kısmındaki şiddetli ağrılarınızın nedeni ise kırılan kaburganız. Bunun için sizi bugün ameliyat edeceğiz.

Günther yine bir şey demedi. Başhekim devam etti.

Boyunuz ve kilonuz lütfen?

Bir yetmişsekiz ve ellisekiz kilo.

Ameliyat öğleden sonra yapılacak. Şimdi dinlenin biraz. Ağrı kesiciye ihtiyacınız var mı?

Günther kafasını hayır anlamında salladı ve sessizce oturmaya devam etti. Doktorların odadan çıkmasıyla beraber eşi hemen kaldığı yerden devam etti.

Duydun mu? Sadece kaburgaymış, ameliyat da kolaydır. Ne düşünüyorsun?

Hayal kuruyordum.

Nasıl bir hayal?

Günther elini tutan eşinin eline baktı ve “Gerçekleşti bile” dedi.

Benim Patronusum

Bu anımı aslında daha sonraya saklıyordum ama ne zaman doğru bir zamanlama yapabildim ki?

Babamla çok çeşitli ilişkiler yaşadım. Hayran olduğum dönemler oldu, korktuğum, küçümsediğim ve nefret ettiğim. Babama kendisinden nefret ettiğimi söylediğimde bunun onu nasıl etkileyeceğini çok iyi biliyordum ve bu darbeyi mükemmel bir zamanlamayla vurdum. Uzun süre kendisiyle konuşmadım, amcamın arabuluculuk teşebbüslerini de geri çevirdim. İkimizde de ciddi bir inatçılık vardı, ne o geçmiş için özür diledi ne de ben barışmaya yanaştım.

Bu ilişki ortamında bile hala tatillerde Türkiye’ye gidip geliyordum. Babam da bizi arabayla oraya buraya götürüyordu ama bunun dışında aramızdaki ilişki maslahatgüzar seviyesindeydi. 2013 yılının Ekim ayındaki Türkiye tatili hayatımızda birçok şeyi değiştirdi. Babamla biraz biraz konuşmaya başlamıştık. Prostat kanserini yenmişti ama henüz akciğer kanseri olduğunu bilmiyordu ama bir şeylerin ters gittiğinden şüpheleniyordu. Yanlış hatırlamıyorsam kurban bayramıydı ve ikimiz de bu bayramdan nefret ediyorduk. Babam çok daha önce et yemeyi bırakmıştı, ben de o tatilden sonra vejetaryen oldum. O tatilin bir günü kuzenlerimi görmek için Gölcük’e gittik. Çok güzel bir gün oldu ve bizi yatıya kalmamız için ikna etmeye çalışmalarına rağmen gece dönüş yoluna çıktık. Yolda neden bilmiyorum mezarlığın yanında durduk. Arabadan indik, mezarlığın alçak duvarına doğru yürüdük. Konuşmadan, ikimiz de o mezar taşına bakakaldık. Armağan Aksoy. 22 Ağustos 1975 – 28 Ocak 1976.

“Bir şey sormak istiyorum baba” dedim.

“Sor” dedi.

“Hayalimde bir anı var, hatırladığımı sandığım ilk anım. Hayatım boyunca bu gerçek mi değil mi diye hep merak ettim. Belki sen bilirsin”.

“Anlat bakalım”

Bunun üzerine, Profesör Lupin bana patronus büyüsü için bir anı seç dese hiç düşünmeden seçeceğim anımı anlatmaya başladım. Benim için hayatımın başladığı an.

“Hasan amcamların dükkanındayız. Sen var mısın hatırlamıyorum ama annem var, ve kucağında başını annemin omuzuna koymuş bir bebek. Bebeğin üzerinde beyaz bir el örgüsü yelek var sanki. Bu kadar.”

“Bilmem, olabilir ama. O sıralarda amcanın dükkanına gitmiştik.

“Çok teşekkürler. Kızkardeşim dünyada en çok sevdiğim insandır.”

“Benim de” dedi ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bu sırada ben de içimden ağlıyordum.

Artık barışmıştık. Beraber arabaya bindik ve yola çıktık. Bundan sonra babamı iki kere daha gördüm.

Belirsizlik

Marika, Rihon’la buluşmasına on dakika gecikeceğini farkettiğinde Rihon’a bu beraberliğin yürümeyeceğini söylemenin kolay bir yolunu arıyordu. Belki de bunu boşu boşuna dert ediyordu. Ne de olsa aralarındaki sorunları o da görmüş olmalıydı.

Giyinip evden çıktı. Tren istasyonundaki pastaneden kahvaltı için hamur işi birkaç şey aldı. Trene bindi ve kimseyi göremeyeceği bir şekilde boş dörtlü koltuklardan birinde pencere yanına oturdu, dışarıyı seyretmeye başladı.

İşe geldiğinde artık tanıdık yüzlerden kaçma şansı kalmamıştı. Hangi tanıdık yüzden kaçmaya çalıştığını da bilmiyordu. Şimdiki mi, bir yıl sonraki mi yoksa on yıl sonrası mı? Kendisine bakanlar hangisini görüyordu acaba? Odaya girdiğinde kendisine nasılsın diye soran iş arkadaşı acaba nezaketen mi böyle sormuştu yoksa yirmi yıl sonra yakalanacağı kanseri mi kastetmişti? Artık iyiyim cevabı eskisinden daha da anlamsız bir hal almıştı. En iyisi kimseyle konuşmadan işlerini bitirmekti ve böyle de yaptı.

Akşam iş çıkışı restorana vardığında Rihon kendisini iki kişilik bir masada on dakikadır bekliyordu.

– Umarım çok bekletmedim.

– Yok, biliyordum zaten. Yine de erken gelip bir şeyler içeyim dedim.

– Konuşmamız lazım.

– Evet.

– Dayanamıyorum artık. İlişkimizde bir gelecek göremiyorum.

– Neden ama? Bence bunlar ufak tefek sorunlar. Zamanla geçecekler de.

– Dayanamadığım şey geçip geçmemeleri değil, gelecek olmaları. Bunları bilmek, beklemek. Hangisine göre karar vereceğimi bilemiyorum.

– Dört yıl boyunca bir sorun yok gibi görünüyor ama. Sence de öyle değil mi? Bu zamanı beraber, mutlu geçirebilirdik en azından.

– Üzgünüm ama ben bu dört yılı beş ya da on yıl sonrası yokmuş gibi yaşayamam. Bu konuda kesin kararımı verdim ben. Ayrılmalıyız.

Rihon bunun üzerine kafasını onaylar şekilde hafifçe salladı ve siparişlerini vermek için garsonu çağırdı.

Hz Baduli

Hz Baduli bilindiği kadarıyla peygamberliği reddeden tek peygamberdir. Kendisine pergamberlik gelmeden önce de çevresindekiler tarafından sözü dinlenen, her önemli konuda fikirlerine danışılan biriydi.

Rivayete göre kendisine yine vahiy gelen bir gün, gelen melekle aralarında bir tartışma geçmiş.

– Ey Baduli! Kutsal kitabın neredeyse tamamını indirdik. Neden hala bu ayetleri çevrene yaymıyorsun?

– Bunlara kutsal kitap mı diyorsunuz? Şu iki ayete bak mesela, açıkça birbirleriyle çelişiyorlar. Ya şu ayete ne demeli? Tamamen yanlış. Bunları kimseye anlatamam ben.

– Biz seni peygamber olarak gönderdik. Tanrının sözlerini yayasın diye. Neden peygamber olduğunu kimseye söylemedin peki?

– Peygamber olduğumu söylesem, bana getirdiğin bu ayetleri bildirmeye kalksam bütün inandırıcılığımı kaybederim de ondan.

– Tanrının kelamı hakkında nasıl böyle konuşursun? Sen koca bir peygambersin …

– Peygamber deme bana artık. Bu şartlar altında peygamberlik yapmayı reddediyorum.

– Bunu tanrıya ilettiğimde gazabının şiddeti korkunç olacak.

Bu konuşmayı duyan çoban hemen meydana koşup duyduklarnı herkese bir bir anlatmış. Bunları duyan halk da Baduli gibi bir yalancıyı artık aralarında istemediklerini söylemiş ve Baduli ertesi sabah köyü terk etmek zorunda kalmış. Bundan sonra Baduli’nin neler yaptığı ile ilgili aktarılan bir bilgiye sahip değiliz.

Gelecek

Utsah, odasında hafta sonu ne yapabileceğini düşünürken bilgisayarının ekranında kendisiyle görüşmek isteyen bir çiftin beklediği uyarısı belirdi. Birden içinde yükselen endişe, hafta sonu için hala karar verememiş olduğuna daha da üzülmesine neden oldu. Uzun zamandır bir randevu olmamıştı ve neredeyse Aile Planlama Danışmanlığında çalıştığını bile unutmuştu. Hemen programdan ihtiyacı olan istatistikleri hazırlamasını istedi ve dışarıdaki çifti odasına davet etmek üzere koltuğundan kalkıp kapıya yöneldi.

– Buyrun, …

– Nirapada. İyi günler.

– Şöyle geçin lütfen.

Çift kendilerine gösterilen sandalyelere oturduktan sonra Utsah da yerine oturdu. Kısaca ekrandaki bilgilere baktıktan sonra konuşmaya başladı.

– Sigorta bilgisayar sistemi verilerinizi inceledi ve risk tahminlerini hazırladı. Sizi bu konuda bilgilendirmeliyim. Sonuçlara göre eğer çocuk yaparsanız mühendisliğe eğilim olasılığı yüzde 27 olacak. Sanata eğilim beklentisi ise yüzde onaltı. İstatistik ve sigortaya yatkınlığı ise sadece yüzde sekiz.

Bunu duyan çiftin yüzü biraz asıldı. Utsah ekrandaki istatistiklere bakıp, kalan bilgileri iyimser mi yoksa normal bir şekilde mi versem acaba diye kısaca düşündü. Derin bir nefes aldıktan sonra devam etti.

– Yirmi otuz yıl içinde tabii ki bu meslekleri şu an uygulayan insanların bir kısmı emekli olacak, ölecek ya da belki de hapiste olacak. Bunun gibi nedenlerden ötürü bu mesleklerdeki gelecekteki azalma istatistikleri de bu tablodaki gibi hesaplanmış. Tabii ki ilk sütunlardaki değerler ortalama değerler. Diğer sütunlara bakarsanız standard sapmaların hiç de az olmadığını göreceksiniz. Kararınızı verebilmeniz için bilmek istediğiniz başka bir şey varsa size elimden gelen yardımı vermeye hazırım.

– Huzurlu bir geleceği olacaksa çocuk yapmak istiyoruz tabii ki ama mühendislik bile çok riskli oldu artık. Tabii ki sigortacı olmasını isteriz ama sanatçı olsa da mühendislikten iyidir. Uzun zamandır çocuk yapmak istiyoruz ve gelecek tahminleri bizim için ilk kez bu kadar iyi görünüyor. Belki de bu şansı hemen kullansak iyi olur.

– Eğer istatistikler konusunda başka bir sorunuz yoksa ve …

– Teşekkürler, bu kadar matematik bilgimiz var.

– Peki, tabii ki kararınızı hemen vermek zorunda değilsiniz. İstatistikler her gün değişiyor ama normalde öyle büyük bir değişiklik değil. Değişim bilgileri de ekler kısmında mevcut zaten.

– Hmmm, evet dediğiniz gibi görünüyor ama sanırım biz kararımızı verdik zaten. Bu konuda sürekli düşünmek, hesap yapmak hayatımızı iyice zindana çevirdi zaten. Bir çocuğumuzun olmasını çok istiyoruz. Evet, çocuk yapmak istiyoruz.

– Peki o zaman. Şu formu doldurursanız, danışmanlık işlemlerini bitirmiş oluruz. Ondan sonrası için size bol şans dilemekten başka bir şey kalmıyor.

– Teşekkür ederiz.

Sancılar başladığında Nirapada’nın eşi hemen doktoru aradı ve doktor da hastaneye durumu bildirdi. Hastane adrese bir ambulans gönderdi ve onbeş dakika sonra Nirapada hastanede doğumu yaptıracak ekiple beraberdi. Doğuma daha vardı ama. Doktor Nirapada’ya yapılacak işlemleri, gelip giden sancıların arasında tek tek anlamaya çalışıyordu. Nirapada sancılardan mı yoksa bozuk olan morali yüzünden mi bilinmez, pek tepkisiz bir şekilde doktoru dinliyordu. Danışmanla görüşmeden sonra bütün işler ters gitmişti. Artık sanatçılar da eserlerini sigortalatmak zorundaydılar. Sigortaların ele geçirmediği hiçbir üretim ya da hizmet sektörü kalmamıştı. Her meslekte yapılan ufak bir hata çok pahalıya mal olmaktaydı ve bu yüzden hemen hemen her çalışan çok huzursuzdu. Sigortacılar hariç. Çocuğunun tek şansı sigortacı olmasıydı artık ama genetik bilgilerinde bir değişiklik olmadığından sigortaya eğilmesi şansı hala küçüktü. Buna karşın bilimdeki gelişmeler danışmanın verdiği istatistikleri de yavaş ama sürekli çocuğunun aleyhine değiştirmekteydi.

Ertesi gün doğum komplikasyonsuz geçti. Nirapada yatakta ziyaretçilerinin tebriklerini kabul ederken, etrafındaki şekillerin endişeli görünüşlerine hiç anlam veremeyen Dugal, annesinin kucağında geleceği düşünmeden, huzur içinde uykuya daldı.

Korku

Hatırladığım en eski korkum karanlıktan korkmamdır. Küçükken tuvalete yalnız bile gidemezdim, her seferinde kardeşimi de kaldırırdım. Artık ayrı ülkelerdeyiz, böyle bir lüksüm kalmadı. Hala geceleri tuvalete giderken yol boyunca ışıkları açarım. İşim bitince de ters sırada ışıkları kapatırım ama şimdi bile bu sırada adımlarımı hızlandırırım.

İlkokul sırasında turşucunun evinden amcam ve komşuları Nuri amcanın bahçelerinde yaptırılan yeni apartmanın üçüncü katına taşınmıştık. İlk kez karanlık merdivenleri olan bir yerde yaşayacaktım. Merdivenlerin ışığı zamanlı otomatik devreyle çalışıyordu, yani ışıkları yaktıktan sonra koşmam gerekiyordu. Işıklar sönmeden düğmeye basmak zamanı uzatıyor muydu bilmiyorum ama her seferinde ara katlardaki düğmelere de basardım.

Bu evde beni merdivenlerden daha çok korkutan bir şey daha vardı. O da bodrumdu. Bodrumun ışığı otomatik değildi. Yani ışığı elle kapattıktan sonra karanlıkta koşmam gerekiyordu. Normal yerlerdeki karanlık korkuma neden olan şey neydi bilmiyorum ama bodrumdan korkmama sebep olan şey dedemin hayaletiydi. Dedem kendimi bildim bileli hastaydı. Gırtlak kanseri. Gırtlağında bir delikle yaşıyordu. Buna yaşamak denirse. O gırtlaktan sürekli iğrendiğim sıvılar çıkardı ve bezlerle temizlenen bu sıvılar yanındaki bir çöp kutusuna atılırdı. Ben uzaktan buna dayanamazken o nasıl dayanıyordu hiç anlayamazdım. Bütün bunlara rağmen ölümü benim için çok ani olmuştu. Dedemin cenazesini de hatırlamıyorum ama benim için ruhu, dedem öldükten sonra kutsal kitaplar ne derse desin bizim evin bodrumuna taşınmıştı. Artık okula giderken ya da okuldan gelirken pasajdan, bahçeden ve bodrumdan geçen, gerçek bir doğru şeklinde olan en kısa yolu mecbur kalmadıkça kullanmadım. Hep B kapısının (donanmanın askeri kapısı) karşısındaki, kaymakamın lojmanının önünden geçen yolu kullandım.

Arada babamla bodruma indiğim olurdu. Kömürü bodruma taşırken ya da babam Cemil abimin PVC kaplama makinelerini yaparken ona yardım etmek için. Aslında yardım ettiğim söylenemezdi. Belki babamdan elektronik öğrenirim diye umuyordum ama ne teorik ne de pratik olarak elektronik öğrenmek kısmetimde yokmuş. Heralde babamın bile anlayamadığı bir durumdu. Ortaokul başından beri hiçbir dersimde bana yardımcı olamayan lise mezunu bu adamın elektronik bilgisi Boğaziçi elektroniği bitirdiğimde bile hala benimkinden çok çok ileriydi.

Yalnızca bir kere mecbur olmadığım halde bodrumda isteyerek biraz zaman geçirmiştim. Kısa bir süre önce amcamların evinde girişteki dolapta kuzenimin erotik dergilerini bulmuştum. Amcamların evi de sürekli açık olurdu. Aşağıda amcamın bakkal dükkanında biri olduğu sürece evde kimse olmasa bile kapı kilitli olmazdı. Ben de sık sık eve gidip gelirdim. Yine bir seferinde evde kimse yokken dolaptan bir dergi alıp okuyabileceğim bir yer aramıştım ve aklıma bodrum gelmişti. Bodrum kimsenin kullanmadığı bir yerdi. Işığı açıp kömürlerin yanında merdivenlerin en alt basamağına oturup dergiyi karıştırmaya başladım. Dergi demek o kadar ilginç gelmişti ki, dedemin hayaleti o gün bodrumda değildi. Birden bahçe tarafından kapının açıldığını duydum. Dergiyi kömürlerin üzerine atmaktan başka bir hareket yapamadım, donup kalmıştım. Pasajda kuaför dükkanı olan İlknur abla yanımdan geçti. Önce bana, sonra kömürlerin üzerindeki dergiye bir göz attı ve sonra bana gülümseyip devam etti. Ondan sonra ne olduğunu tam hatırlamıyorum ama dergiyi götürüp dolaba geri koydum sanıyorum. Orada bırakmamışımdır heralde. Eve de götürmemişimdir. Evet, evet, dolaba geri koymuş olmalıyım. Bodrumla ve dolayısıyla dedemin ruhuyla ilgili hatırladığım son anım da budur.

Bu yaşa geldim, hala yalnızken karanlıktan korkarım. Yalnız uyurken kabuslar görürüm ya da kabus görmekten korkarak uyuyamam. İlginçtir, kabuslarımda dedemi değil de babaannemi görürüm, oysa onunla ilgili çok ve güzel anılarım vardır. Belki de bir bahane bulup cenazesine gitmediğim için kendimi cezalandırıyorumdur ya da nasıl olsa korkacağım, bari sevdiğim biri korkutsun diye çabalıyorumdur.

Bana yapacakları şeyleri korkarak düşündüğüm o kadar şeye rağmen doktorlara, dişçilere gidiyorum ama bu basit korkumu belki tedavi edebilir diye bir psikoloğa gitmeyi şimdiye kadar hiç düşünmedim. İleride de gideceğimi sanmıyorum. Yoksa ben bu korkuyu seviyor muyum? Yok ya, o kadar da manyak değilimdir.

Mantıksızlıkta bugün

Bir arkadaşım bir süredir quora adresindeki bazı soruları ve cevapları gönderiyordu. Bugünkü gönderi eğlenceliydi. Link yerine sadece soruyu vereceğim:

Why are home DNA ancestry tests banned in Turkey?

Bu sorunun altına tabii ki etnik, Türklerin barbarlığı, işlediği insanlık suçları gibi nedenlerden ötürü testlerin yasak olduğu gibi açıklamalar yazılmış. Ben de bu basit soruya daha değişik ve daha basit cevaplar bulmaya çalışacağım.

Aklıma ilk gelen örnekler:

1, 2’den büyük olduğu için bu testler Türkiye’de yasaktır.

Papa Türk olduğu için bu testler Türkiye’de yasaktır.

Türkiye’de hiçbir sorun olmadığı için bu testler Türkiye’de yasaktır.

Bu örnekler tabii ki daha da çoğaltılabilir.

Acaba bu örnekler gerçekten de bu soruya cevap olabilir mi? Önce cevapta verilen şu nedene bakalım. Türk milleti uydurulmuş bir millettir, aslında bireyler müslümanlaştırılmış başka milletlerdir, bu ortaya çıkmasın diye testler yasaklanmıştır.

Bu cevapta kullanılan önermeleri yazmayı deneyeyim:

Bir şeyin ortaya çıkmasını istemiyorsak bunu engellemeliyiz.

Testler bireylerin aslında Türk olmadığını ortaya çıkaracaktır.

Türk diye biri yoksa Türk milleti de yoktur.

Türk milletinin uydurulmuş bir millet olduğunun bilinmesini istemiyoruz.

Bu önermeler cevabın mantıklı olabileceğini gösteriyor ama bir sorun var. O da testlerin Türkiye’de yasak olmaması. O zaman en azından “bir şeyin ortaya çıkmasını istemiyorsak bunu engellemeliyiz önermesi” sorunlu oluyor, çünkü öner sürülen nedenlerle soruda verilen sonuç arasındaki bağlantı burada. Kısaca sonuç yanlış olduğu için bir bağlantı yok. Eğer bağlantıya gerek yoksa yukarıda verdiğim örneklerle aynı yanlış sonuca daha çabuk ulaşabiliriz gibi geliyor bana.

Ödev yardımları

Nadir de olsa arada sırada arkadaşlarım, tanıdıklarının, akrabalarının, olası kız arkadaşlarının ödevlerini yapmam için benden yardım isterler. Uzun zamandır bu ödevleri yapmıyorum, en fazla nasıl yapılacağını anlatıyorum.

Ortaokul boyunca resim ödevlerimi babam yapmıştı. Belki de diğer derslerde bana yardım edemediği için bunu yapmayı kabul etmişti, bilmiyorum ama bunun bana pek faydası olmadı açıkçası. Şimdi hiç önemi kalmamış birkaç takdir belgesi dışında resimle tanışmamı da yirmi otuz yıl geçiktirdi sadece.

Son olarak üniversitede programlama ödevlerimi Taşkın’a yaptırmıştım. O programlamada çok iyiydi ve ben bu konuyla hiç ilgilenmiyordum. Tabii ki aynı ödevi asistanların anlamayacağı şekilde iki değişik programla çözmek kolay olmadığından sonunda yakalandık ve ikimiz de bir ödevden sıfır aldık. Ben o dersi bıraktım sonra, yani final sınavına girmedim. Ertesi sene o dersin bütün ödevlerini kendim yaptım ve daha sonra da elektronik mühendisi olarak çalışmak yerine yazılımcılığa geçtim.

Daha sonraki yıllarda arkadaşlarımdan, akrabalarımdan ödevlerini yapmam doğrultusunda istekler geldi. Hayır diyemediğim zamanlardı. Her seferinde de aynı senaryo olurdu. Ödev için çok az zaman kalmıştır. Ödevde ne yapılacağı yardım isteyen kişi tarafından tam bilinmez ve konu uzmanlık alanım değildir. Yani sorularıma hep “yap bir şeyler işte” cevabını alırım. Ödev benim açımdan bittiğinde ve ödevi teslim ettiğimde olmuş mu diye sorarım ve asla bir cevap alamam.

Bir sefer, iki sefer bu kazığı yedim. Daha sonra ödev yapmamaya başladım. Başta da dediğim gibi en fazla nasıl yapılacağını anlatırım, gerisini kendi yapsın. Para karşılığı da olsa yapmam. Belki astronomik bir ücret karşılığı. Ucuza böyle sefillik bir daha yaşamak istemem.

Bu kadar akıl verdikten sonra dün ne yaptım peki? Bir arkadaşın akrabasının ödevini tabii ki. Çocuğun hangi bölümde okuduğunu bile bilmiyoruz. Bildiğimiz şeyler ödevin acıl yapılması lazım, çocuk programlamadan anlamıyor ve büyük ihtimalle konuyu da bilmiyor. İlk tepkim, “abi bırak çocuk bu dersten kalsın, vallahi herkes için daha iyi olur” demek oldu ama sonra yapılacak iş üç bilinmeyenli üç denklem çözen bir program olduğundan evet dedim. Kaygısızca, hiç ekstra enerji harcamadan, sadece o işi yapan bir program yazdım.

Artık hoca bu ödevi o çocuğun yapmadığını mı anlar, ya da ödevde istenen başka bir şey miydi, umrumda değil açıkçası. Bence hoca durumu çaksın diye yeterince ipucu bıraktım ama akademideki herkes de çok iyi olmak zorunda değil.

Ödeviniz, projeniz olursa yardım isteyin tabii ki. Eğer bildiğim bir alansa gaz ve toz bulutundan başlayıp her şeyi anlatabilirim. Ödevi yapılması gerektiği şekilde yapmam ama.