Aşı ve karşıtlığı üzerine fanteziler

Bir süredir korona yüzünden aşı karşıtları arkadaşların gönderilerine de rastlıyorum. Evet, benim de aşı karşıtı tanıdıklarım var. Bu salgının tehlikesinin abartıldığı görüşünde birleşen gönderiler yapıyorlar. Maske takanlarla dalga geçiyorlar filan. Bu kısımlar üzerine düşünme gereği bile duymadım açıkçası. Olası bir aşının bulunmasında da devletin herkesi aşı olmaya zorlayacağını ve bunun insan haklarına aykırı olduğunu belirtiyorlar. Aklıma takılan kısım burası oldu.

Herhangi bir tedavide hasta tedaviyi kabul etmeyebilir. Böyle hakları var ve doktor bu durumda onu tedaviye zorlayamaz. Bunun yanında bazı aşıları çocukluktan itibaren mecburen oluyoruz. Demek ki bunlar öyle standart tedaviler değil. Anlaşılan işe yaramaları için herkesin aşı olması gerekiyor, ya da aşı olunmadığında hasta olma şansı yüksek ve sonuçları da çok ağır oluyordur.

Aşı bulunduğunda devlet bizi bu aşıyı olmaya zorlayacak mı acaba? Bunun cevabını bilmiyorum. Son salgınlara baktığımda devletler çoğunlukla bazı aşıları ya da adaylarını satmaya çalıştı sadece. Devlet böyle bir aşıyı yine satmaya kalkarsa alır mıyım? Açıkçası bunu henüz bilmiyorum.

Aşıyı ilk bakışta kendi açımdan ele aldım. Yani beni koruyacak bir şey. Diğer taraftan eğer virüs benim vücudumda çoğalamazsa başkalarına da bulaşamaz. Yani aynı maske gibi aslında aşı büyük çoğunluk için başkalarını korumak amaçlı olacak gibi. Peki bu durumda aşı olmayı doğrudan reddeden insanların durumu ne olacak?

Bu kişilerin hasta olmaktan korktuklarını sanmıyorum. Hastalığı bulaştırmaktan korktukları da yok anlaşılan. Bu arada bu hastalığın hafif atlatılsa bile uzun vadede hiçbir etkisinin olmadığını varsayıyorum. Zamanla bunun ne kadar doğru bir varsayım olduğunu görürüm ya da görmem ama şimdi kafamı daha da karıştırmak istemiyorum. Neyse, sağlıklı bir insanın hastalığı başka birine bulaştırabilmesi “benim vücudum, benim kararım” düşüncesiyle savunulabilir mi?

Birçok hastalıkta bunu dikkate almıyoruz bile. Gribi her yıl birilerinden alıp başkalarına bulaştırıyoruz. Hatta bulaştırdıklarımızın bazıları da ölüyordur ama hiç kimse suçlanmıyor. Tamam, gribi kimin kime bulaştırdığını tespit edememenin avantajları bunlar ama da yine de tamamen suçsuz olduğumuzu söyleyebilmek de çok zor. Bunun yanında HIV pozitif olup, bunu biliyor olmasına rağmen gerekli önlemleri almadan başkasına bulaştırmak suç olabilir. Peki test sayısını artırarak kimin kime covid bulaştırdığını tespit etmenin mümkün olduğu vakalarda yine bu kadar rahat olabilecek miyiz? Açıkçası bu şekilde ilk davanın ne zaman açılacağını merak ediyorum. Ne de olsa ihmal nedeniyle ölüme sebebiyet verme gibi bir suç var.

Eğer virüsün özgür iradesi olsa aşı olmamayı belki de bir katile yataklık ve yardım etmek olarak değerlendirmemiz bile mümkün olabilirdi ama bir virüsün insanları öldürmek gibi bir planı olduğuna inanmıyorum. Öyle programlanmış olsa bile. Yine de bizim açımızdan virüsler can düşmanlarımız, çünkü virüsle anlaşma şansımız olmadığından barış içinde yaşama şansımız da yok. Böyle bir savaş varsa eğer, aynı kurallara göre oynanmadığı da açık. Birbirimizle yaptığımız savaşlarda bile insan haklarını geri plana atmaktan çekinmiyoruz. Dolayısıyla bözle bir rakiple savaşırken insan haklarından söz etmek ne kadar mantıklı olur bilmiyorum.

Neyse işte. Oldukça düzensiz de olsa aklıma gelen bazı soruları yazayım dedim. Aşı bulunsa da bulunmasa da, soru sorma fırsatını kaçırmamak lazım.

Satranç mı briç mi?

Bu akşam liseden bir arkadaş instagram üzerinde şairler ve aşkları konusunda konuşacak. İkisinden de anladığım söylenemez ama programı dinlemeyi düşünüyorum. Tek sorun aynı saatte briç turnuvam olması. Bilgisayarla turnuvada oynarken telefonda da programı dinlerim heralde.

Lisede, hatta daha öncesinde satrançla ilgileniyordum. Satranç mantıkla ilgili bir numaralı oyundu o zamanlar. Çevreden öyle duymuştum bir kere. Satranç saf mantıktı ve satranç mantığı geliştiren bir oyundu. Okullarda da satranç desteklenen bir oyundu. Her okulda bir satranç kolu olurdu. Satrançla o kadar çok ilgileniyordum ki neredeyse lise sınavını kazanamayacaktım. Bir şekilde ikinci tercihime girebildim ama. Ondan sonra satranç hastalığım okulda da devam etti. İyi bir oyuncu muydum? Okuldaki çevreme göre fena değildim. İlk sene anca ikinci olabilmiştim. İkinci sene şansa birinci oldum, hatta liseler arası bir turnuvada Kayseri’de birincilik kupası da aldım ama o kupayı okula vermedim ve kendisi şu an yerin altında bir yerlerde. Son sene de sınava hazırlanacağım diye turnuvalara katılmadım. Üniversitede ise bana aslında pek de iyi olmadığımı gösteren bir kaç rakiple karşılaşma imkanı buldum.

Daha sonra kuzenlerimin de yardımı ve biraz zorlamasıyla briç öğrendim ama sadece öğrendim. Oynayabildiğim söylenemezdi. On yıl önce filan briçi yeni baştan öğrendim. Artık satrancı tamamen bıraktığım yıllardı ve ondan sonra düşünmeye başladım. Neden daha önce briç öğrenmedim ve neden orta seviye okullar satrancı desteklerken briçe hep kötü gözle bakıyorlardı?

Okul idarelerinde satranç oynayan öğrenciler mantıklı düşünmeyi öğrenirken briç oynayan öğrenciler sanki serseri olacak gibi bir görüş vardı. Oysa briç gerçek hayata daha yakın bir oyundur.

Satrançta her hamle kesindir, herkes eşit bilgiye sahiptir ve dolayısıyla kaybettiyseniz hata yapmışsınızdır. Briçte öyle değil. Kusursuz oynasanız bile kaybedebilirsiniz ve yanlış oynasanız da kazanabilirsiniz. Aynı hayatta olduğu gibi. Rakibinizin gücüyle ilgili bir şey değil bu, oyundaki şans faktörü ve herkesin sadece kısmi bilgiye sahip olmasına bağlı. Ayrıca briç de tamamen olasılık hesabı ve mantık üzerine kurulu bir oyun. Yani satranç sadece mantığı geliştirirken briç, insanların oldukça zayıf olduğu ama hayatlarının her anı kullanmaları gereken olasılık hesabını da geliştirir.

Türkiye’de durumlar nasıl bilmiyorum ama Almanya’da orta seviyeli okullarda briç klüpleri yavaş yavaş kurulmakta. Umarım bu oyun bütün dünyada hakkettiği yerlere ulaşır.

Gerçek bir sayısalcı

Büroda oturmuş günlük delirme sınırımızda bir o yana bir bu yana salınımlarımıza devam ediyorduk. Görüntü işleme grubundan matematikçi arkadaş dikkatlice kapıyı açıp içeri girdi. Yine nerede bir hata buldu acaba diye beklerken heyecanla anlatmaya başladı:

– Ay büroda dayanamıyorum artık.

+ …

– Karşımda oturan stajyerin davranışları deli ediyor. Çıldıracağım. Çalışamıyorum, ben de kaçtım geldim.

+ Nasıl davranışlar?

– Şey işte, nasıl anlatayım? Şöyle şeyler değil de, hmmm …

Burada cümleler bitti artık sadece el kol hareketlerine başladı. Yanında bir şey de söylemek istiyordu ama aklına bir türlü gelmiyordu. Bu sahnelere alışıktık. Dakikalarca sürdüğü olurdu.

– Şey değil ya, bilirsin sen.

El hareketlerine devam.

+ İki kelime? Yabancı?

Cevap yok ama hareketler daha da hızlandı.

+ Film? Dizi. Birinci kelime …

Bir iki dakika biz dalga geçtik, o bize el kol hareketleri yaptı ama sonunda kelimeyi buldu. Sözlü.

Eleman stajyerin sözlü olmayan davranışlarından rahatsız olmuş. Sonra bu hareketleri anlatmaya başladı. Parmaklarıyla masaya vurmak, farenin tuşuna sert ve sıkça basmak, klavye tuşlarıyla ritim tutmak falan filan. Kabul etmeliyim ki bu örnekler simetri hastası, evet ve hayırdan (aslında sadece hayır) başka bir cevap bilmeyen, yemeği çatalla sosundan ayırmaya çalışan (ve bunda başarılı olan) bu arkadaşı delirtmek için gerçekten de yeterli şeylerdi.

– Sizin büro daha kalabalık, daha gürültülüdür ama bizim bürodan iyidir.

+ İstersen buraya gelebilirsin ama ben de hep kendi kendime konuşuyorum. Ona göre.

Bunu biraz düşündükten sonra ciddi olduğuma ikna oldu ve kendi bürosuna döndü.

İş dünyasındaki anlamadığım olaylar

Projeler genelde belirlenen zamanda ve istenen ölçülere uygun şekilde bitmez. Bu durumda projenin kimin için yapıldığı önemli olabilir. Kendim için yaptığım bir projede bunlara çok takılmayabilirim. Nasıl olsa yarın ölecekmiş gibi yaşamadığımdan bir gün daha geç bitse de olur. Burada çko belirgin olmasa da iki önemli adım var. Birincisi projenin gecikeceğini projenin alıcısına, yani kendime haber veriyorum ve ikincisi de projenin müşterisi, yani ben, bu gecikmeyi nedenlerini bilerek kabul ediyor.

Bu adımlar kendimiz dışındaki bir müşteriyle çok değişik şekillerde yürüyebiliyor. Bazen müşteriye işin yetişmeyeceği çok geç bildiriliyor. Bazen müşteri işin aslında yetişmediğini malı teslim aldıktan sonra kendisi keşfediyor. Bu durumlarda müşterinin hayal kırıklığını, kızgınlığını anlatmama gerek yok heralde. Tabii ki hemen telefon açıp hesap sormaya başlıyor. Burada da kendisine aslında önemli olmayan çeşitli nedenler sunuluyor ve sorunun giderileceği sözü veriliyor. Artık müşteriler de bu işlere iyice alışmış olmalı ki projeler aynı müşterilerle bile aynen böyle devam ediyor.

Burada bahsetmek istediğim asıl senaryo aynı projede müşteriyle beraber aynı anda çalışılan işler. Örneğin bir sistemin bir parçasını biz yapıyoruz, bir parçası müşteriden geliyor ve bunlar entegre edildikten sonra sistem müşteriye satılıyor. Bu entegrasyon sürecinde iki taraf da aynı sistemi kendileri açısından beraber test ediyor, beraber hataları düzeltiyorlar. Böyle bir ortamda tarafların birbirlerine yalan söylemesinin ne anlamı var diye düşünmeden edemiyor insan.

Kendi kendime açıklamalar arıyorum ama her zaman bulabildiğimi söyleyemem. İlk düşündüğüm şey bu sözler verilirken benim bilmediğim bilgilerin de kullanıldığı oluyor. Ne bileyim, belki müşteriyle sistemin yüzde yüz hazır olmayacağı zaten konuşulmuş olabilir. Teslimden bir ay sonra bütün hatalar giderilecek diye anlaşma yapılmış olabilir. Bu tür şeyler bizim gibi yazılımcılarla pek konuşulmaz. Asıl eğlence ise müşterinin yazılımcısı da bunlardan haberdar değildir ve iki tarafın yazılımcısı birbirlerini aynı sınıfın ezilen üyeleri olarak görüp birbirlerine içlerini dökmeye başlayınca başlar. Bu konuşmalar kulaktan kulağa iki tarafın patronlarına da ulaşır. Sonra yazılımcılara durumu açıklama ihtiyacı görülmeden fırça atılır. Bu da yazılımcıların daha çok dedikodu yapması şeklinde kısır döngü yaratır.

Son gördüğüm olay ise bunlardan bir adım daha kötüydü. Yazılımcılar beraber aynı sistemde testler yapıyor, dolayısıyla iki taraf da sistemin aslında hazır olmadığını biliyor. Teslimattan önce şefler seviyesinde son bir telefon konferansı yapılıyor. Toplantıya yazılımcılar da katılıyor. Bu toplantıda durumdan haberdar olan müşterinin şef kadrosu sistemin yetişmeme şansı varsa teslimatı erteleme teklifinde bulunuyor. Fakat diğer ekibin kahraman şefleri buna gerek olmadığını, sistemin hazır olduğunu ve hatta daha planlanandan iki gün önce teslim edileceğini bildiriyor. Büyük ihtimalle iki tarafın da yazılımcıları bu sırada kendi şeflerine siz manyak mısınız der gibi işaretlerde bulunuyordu. Görüntüsüz telefonun avantajlarından biri de bu tür iletişimlere izin vermesidir. Bu görüşmede müşterinin açıkça geçmişteki tecrübelerinin yarattığı hayal kırıklığının bu sefer de gerçekleşeceğinden korktuğunu açıkça söylemesi de diğer şeflerin tavrında bir değişiklik yaratmadı.

Evet, sistem planlanandan iki gün önce bilinen bütün sorunlar giderilmeden müşteriye teslim edildi. Müşteri de bütün bu süreç boyunca bunun olacağını biliyordu. Hala düşünüyorum. Bu tür iş hamleleri yapılırken oyuncular kendilerini karşısındakilerin yerine hiç mi koymuyor? Karşısındakinin rasyonel hareket edeceğini varsaymıyor mu? Bulabildiğim tek cevap gerçekleri söylemenin durumu çözülebilir bir hale getirmeyecek olması. Yani diyelim ki müşterinin teklifi kabul edildi ve teslimat ertelenecek. Peki ne kadar ertelenecek? Buna cevap verebilmek için yeterli bilgi yok heralde. Uzun bir süre söylenirse şimdiye kadar söylenen yalanların boyutu da büyüyecek. Kısa bir süre söylenirse yine yetişmeyecek ve yine aynı noktaya gelinecek. Heralde sistemi zamanında ya da daha erken teslim ederek suçu şimdiye kadarki belirsizliklere atmayı planlıyorlardır, şimdiye kadar farkedilmemiş hatalar gibi. Diğer taraftan müşteri bu süreç yönetimlerinin kendisini geçmişte de hayal kırıklığına uğrattığını açıkça söylemiş. Yok bu işin içinden çıkamıyorum. Bir çeşit çaresizlik olmalı ama bilemiyorum ama.

Endotermik reaksiyon

Endotermik tepkimelerde tepkime çevreden ısı alır. Bunu bir örnekle gözlemlemek istedim. Endotermik tepkime olarak sodyum bikarbonat (soda) ile sitrik asit tepkimesini bir termometre ile takip ettim. Termometre olarak arduino ve DS18B20 sensörünü kullandım. Bu termometre projesiyle ilgili ayrıntılı bilgileri internetten bulabilirsiniz.

Tepkimenin zamana göre grafiği

Deney için 30 ml civarında destile su aldım ve bu suya önce bir tatlı kaşığı kadar sitrik asit ekledim. Bu ekleme anı yukarıdaki grafikte sıcaklığın ilk düşüşe geçtiği noktada görülüyor. Ardından bu çözeltiyi beklettim ve sıcaklık yine yükselmeye başladı. Çok uzun süreceği için ilk sıcaklığa kadar çıkmasını beklemedim ama. Ardından bu çözeltiye bu sefer bir tatlı kaşığı kadar sodyumbikarbonat ekledim. Bu sefer sıcaklık kısa sürede sıfırın altına bile düştü. Çözelti olduğundan bir donma gözlemlemedim ama parmakla dokununca çok soğuk olduğu açıkça hissediliyordu.

Deney bittikten sonra deneyde kullandığım çözeltiyi lavaboya döktüm.

Tepkimenin denklemini aşağıda görebilirsiniz. Tepkime sırasında çözeltinin kabarcıklar çıkarıp taşmasının nedeni açığa çıkan karbondioksit gazıdır.

\(C_{6}H_{8}O_{7} + 3 NaHCO_{3}\longrightarrow Na_{3}C_{6}H_{5}O_{7} + 3H_{2}O + 3CO_{2}\)

Mor salkım

Komşunun evindeki mor salkımların yere düşen tohumlarını toplamıştım. Geçenlerde üç tanesini ekeyim dedim. Kısa sürede çimlendiler. Bu sabah onları da şişelerine transfer ettim.

mor salkım çimlendi ve çok hızlı büyümekte
Keçiboynuzu tohumuna benzeyen tohumu ve kökler

Büyüdüğünde ve kendisine yer bulduğumda şöyle görünebilir

Zenfidan Wisteria floribunda-Mor Salkım Fidanı Ürün Resmi

Çiçekler

Şubat başından beri çiçek tohumlarıyla ilgilenmekteyim. Daha önceki yıllarda da bunu denemiştim ama başarı oranı hep oldukça düşük olmuştu. Her işte olduğu gibi çiçekçiliği de deneme yanılma yöntemiyle öğrenmeye kalkmam birkaç yıl kaybetmeme neden oldu ama bu sırada bir şeyler öğrendim sanıyorum. Bu yıl çimlenme yüzdem çok daha iyi. Saksı olarak geçen yıl topladığım yoğurt, ayran kaplarını kullanıyorum. Toprak olarak da gübresiz, besinsiz, su tutmayan bir toprak. Bu sayede çiçeğin tohumdan çıkar çıkmaz köklerini geliştirmesini hedefliyorum. Şimdiye kadar işe yaramış gibi gözüküyor. Şubat başında bu coğrafyada çiçeklerin istediği dış şartları bahçede yaratmam mümkün olmadığından saksılar için evin içinde kalorifer destekli yerler seçtim. Az olan güneş ışığından maksimum yararlanabilmeleri için de pencere kenarlarını kullandım. Geriye tek bir problem kaldı. Evdeki kediler. Toprakla oynamaya bayılan kedilerimiz açıkta çiçek bırakmıyorlar. Bu nedenle biraz daha fazla koruma önlemi almam gerekti. İlk olarak küçük saksıları plastik mini sera kutularına koydum. Bu kutulardan oldukça iyi verim aldım.

Bir süre sonra çiçekler sera kutularına sığmamaya başladı. Bunun üzerine PET şişeleri kullanmaya başladı. Altlarına su tutmasın diye delikler açtım. İçine toprak ve çiçeği de koyabilmek için şişeyi yan tarafından enine açtım. Üst tarafı şişeyi kapatıp kediden koruma sağlayabilsin. diye tam kesmedim. Tabii ki toprak su tutmadığından hemen hemen her gün sulamam gerekiyor ve ben bu konuda genelde çok unutkanımdır. Bazı akşamlar eve geç geldiğimde çiçekleri sulamayı unuttuğum çok olmuştur ama neyse ki imdadıma korona virüsü yetişti ve akşamları eve geç gelebileceğim bütün aktiviteler iptal edildi.

Şimdiki sorunum ise şişeleri koyacak yerim kalmadı ve daha da kötüsü şişelerdeki çiçekler de şişelerden daha hızlı büyümekte. Mayıs ortasına kadar soğuk hava riski yüksek olduğundan çiçekleri balkona bile çıkaramıyorum. Bakalım bu sorunun altından nasıl kalkacağım.

Bu sırada yaptığım başka bir hata da çiçekleri bir saksıdan başka bir saksıya ya da şişeye aktarırken kayıtları doğru tutmadığımdan bir süre sonra hangi kapta hangi çiçeğin olduğunu bilmiyorum artık. Bu yüzden de kayıp olma durumunda hangi çiçeğin neden öldüğünü de kaydedemiyorum. Bir dahaki seneye daha sistematik bir yöntem geliştirmem gerekecek.

Bu sırada da ara ara buradan çiçeklerle ilgili görselli haberler vermeyi düşünüyorum. Bir günlük kadar sık yazacak zamanı bulacağımı hiç sanmıyorum ama.

Mikroskop (bitki kesitleri)

Kış gelmesiyle beraber çevredeki bitki örneklerinin az olacağını düşünmüştüm. Elbette bir baharla ya da yazla karşılaştırılamaz ama yine de düşündüğümden verimli oldu. Havaların mevsim normallerinden çok daha sıcak olmasının da etkileri vardır tabii ki.

Kış yasemini (Jasminum nudiflorum)

Kışın sarı çiçekleriyle çevrede çok gördüğüm bir çalı türü. Önce çiçeklerin ve tomurcukların fotoğrafları:

Şimdi de her mevsim yeşil kalan dalların enine kesitinin mikroskop altındaki görüntüsü:

4 kere büyütülmüş ve Astrablau ile boyanmış
4 kere büyütülmüş ve safranin ile boyanmış
10 kere büyütülmüş ve safranin ile boyanmış
10 kere büyütülmüş ve astrablau ile boyanmış

Ballıbaba (Lamium maculatum)

Kışın ikinci sırada açan çiçekleri bunlardı.

Bu da sapının enine kesitinin mikroskop altındaki görüntüsü. Sapın orta kısmı boş gibi.

4 kere büyütülmüş ve safranin ile boyanmış
4 kere büyütülmüş ve astrablau ile boyanmış
10 kere büyütülmüş ve safraninle boyanmış
10 kere büyütülmüş ve astrablau ile boyanmış

Kardelen (Galanthus nivalis)

Şubat ile beraber kar yağmamasına rağmen kardelenler de topraktan çıktı.

Sapının enine kesiti de mikroskopta aşağıdaki gibi görünüyor.

4 kere büyütülmüş ve safraninle boyanmış
10 kere büyütülmüş ve safraninle boyanmış

Not: Mikroskop fotoğrafları oküler üzerinden cep telefonuyla çekildi.

Perceptronlar

Buraya kadar perceptronların basitçe nasıl çalıştığını anlatmaya çalıştım. Bu birimlerin nasıl öğrendiği konusuna henüz girmedim. Perceptronların girdi sayısına göre belirlenen boyuttaki bir uzayı iki parçaya ayırdığını gördük. Tek girdili bir perceptron tek boyutlu sayı doğrusunu iki parçaya ayırıyor. İki girdili bir perceptron da iki boyutlu koordinat sisteminin bir doğru ile iki parçaya ayırıyor. Eğer simulasyonu yapsaydık üç girdili bir perceptronun da üç boyutlu uzayı bir düzlem ile iki parçaya ayırdığını görecektik. İspatlamadan genel olarak N girdili bir perceptronun N boyutlu uzayı N-1 boyutlu bir düzlemle iki parçaya ayıracağını söyleyebiliriz. Eğer bias kullanmazsak ayırmak için kullanılan doğru ya da düzlem her zaman orijinden geçecek ama bias ile bu ayraç bu noktayla kısıtlı kalmayacaktır.

Şimdi bu basit perceptronları yanyana kullanarak ne tür problemleri çözebileceğimize bakmak istiyorum.

Tek bir perceptron ile verilen uzayı doğrusal bir şekilde iki parçaya ayırabildiğimizi gördük. Görsel açıdan kolaylık olsun diye aşağıdaki örneklerde iki boyutlu koordinat sistemini örnek olarak kullanacağım. Aynı fikirler çok daha yüksek boyutlu uzaylar için de geçerli olacak.

Birden fazla perceptron ile istediğimiz şekilde kapalı bir alanı tanımlayabiliriz. Örneğin üç tane perceptron ile aşağıdaki gibi yeşil alanı tanımlayabiliriz.

Açık yeşil alan üç perceptron tarafından tanımlanabilir.

Tanımlanabilen alanların orijinde olması gerekmemektedir. Ayrıca birden fazla alan da tanımlanabilir.

Yukarıdaki alanı üç perceptron ile şu şekilde elde ederiz.

Birinci perceptron düzlemi şu şekilde ikiye ayırmakta:

Birinci perceptron

Bu perceptron yeşil alandaki girdilerde aktifleşiyor ve kırmızı alandaki girdilerde aktifleşmiyor. Perceptronun ağırlık ve bias değerlerini grafikten okumak mümkün ama buna burada girmeyeceğim.

İkinci perceptronun grafiği de aşağıdaki şekilde.

İkinci perceptron

Bu perceptron da sadece yeşil alandaki girdilerde aktifleşiyor.

Son olarak da üçüncü perceptron:

Üçüncü perceptron

Bu perceptron da diğer ikisi gibi yeşil alandaki girdilerde aktifleşiyor. Sonuçta üç grafiği üstüste koyduğumuzda en üstteki grafiği elde ederiz. Yani üç perceptronun da aktifleştiği girdiler en üstteki grafikteki yeşil alandaki girdiler olacak. Böylece bu bölgeyi programda tanıma yöntemimiz de belli olmuş bulunuyor. Üç perceptronun da aktifleşmiş olması.

Bu mantığı istediğimiz kadar geliştirebiliriz ama kısa süre sonra bir problemle karşılaşırız. Oldukça karmaşık alanlar için çok fazla perceptrona ihtiyacımız olacak, çünkü tek bir perceptron sadece doğrusal bir parçalamaya imkan veriyor ve aranan alan çok kıvrımlı bir sınıra sahip olabilir. Ayrıca bu şekilde sadece sınıflama türü problemleri çözebileceğiz. Yani verilen girdi hangi sınıfa ait? Yeşil bölgeye mi yoksa kırmızı bölgeye mi?

İlerideki yazılarda perceptronlarımızda ufak değişiklikler yaparak daha başka problemleri de nasıl çözebileceğimize değineceğim.