Siyasette sonata allegro formu

Sonata formunu bilmeye yoktur heralde. Kabaca üç bölümdür. Önce tema ya da temalar sunulur (Exposition). Sonra bu temalar üzerinde oynanarak, bazen de yeni temalarak eklenerek bir yolculuğa çıkılır (Development). Sonunda da ilk başta sunulan temalara geri dönülür (Recapitulation). Bazen sonda bir de coda bölümü olur.

Besteci bu formda oynamalar da yapabilir tabii ki. Sonuçta çok bilgili, eğitilmiş dinleyiciler olmadığımızdan bunu fark etmeyiz bile.

Siyasette sosyal medyanın da etkisiyle benzer formlar ortaya çıkmakta. Belki de uzun zamandır ortalardaydı da ben yeni yeni siyaseti amatörce takip etmeye başlayınca dikkatimi çekti. Bu formların biri şöyle:

  1. Bir toplantıda bir politikacı normalde bir soru üzerine bir cevap verir.
  2. Bu cevap sorudan ya da sorunun önemli kısmından bağımsız olarak dünyaya yayılır.
  3. İnsanlar bu cümleyi (cevap olduğu düşünülmez artık) tartışmaya başlar. Bu cümle gerçekten de yanlış fikirleri savunuyor olabilir.
  4. Tartışmalar ve karşı çıkışlar artık bir çığ gibi önlenemez bir duruma ulaştığında biri çıkar ve bu cümlenin bir soruya cevap olarak söylendiğini ve teknik olarak doğru olduğunu söyler.
  5. Tartışmalar biraz sönükleşmeye başlar, çünkü ateşli tartışmacılardan bazıları verilen bilgilerin mantıklı olduğu sonucuna varır ve geri çekilir.
  6. Yıllar sonra bu geri adım aynı politikacıların yandaşları tarafından zaten hep körü körüne muhalefet ediyorsunuz diye kullanılır.

Evet, bir sonat formundan çok daha parçadan oluşuyor ama son madde dışında bütün olaylar bir ya da iki gün içinde olup bittiğinden verilen ölçeğe göre hızlı bir süreç olduğunu söyleyebiliriz.

Bütün bu adımların ve illüzyonun başarılı olmasının sırrı ise ilk adımda saklı. Soru alakasız olabilir, cevap sorunun cevabı ya da gerçek cevabı olmayabilir. Başka durumlar da mümkündür ama illüzyon ilk adımda yapılmış ve bitmiştir aslında.

Milli eğitim bakanı geçen gün bir toplantıda bir soruya cevap veriyor ve ortama yayılan iki cümlelik cevabı şu:

“Eğitimde asıl yük öğretmen maaşı ile ilgilidir. Öğretmen maaşlarından dolayı yatırıma fırsat kalmıyor…”

İkinci adım bu iki cümleyi aldı ve herkese ulaştırdı. Bu cümleler her açıdan bombardımana tutuldu tabii. Eğitim şimdiki haliyle öğretmensiz olamayacağından öğretmenlerin maaşı yük olarak görülemez diyenler oldu. Yatırımın önünde tek engel olarak öğretmenleri gösteriyor diyenler oldu. Öğretmen maaşlarına zam gelmeyecek, yeni öğretmen alınmayacak diyenler oldu. Bunlardan başka benim görmediğim başka şeyler de söylenmiştir tabii ki.

Üçüncü adım böylece tamamlanmış oldu. Bu sırada birileri çıkıp biz gazetecinin uzaktan eğitimin daha masraflı olup olmadığını sorduğunu ve bakanın da bu soruya cevap olarak hayır, maliyetin çoğunun öğretmen maaşlarında, kira giderlerinde olduğunu söylediğini belirtti. Bunun üzerine tartışmaya katılanların bir kısmı teknik olarak bakınca da bu harcama ya da giderlere de bütçede yük deniyor olabileceğinden dolayısıyla da ifadede kullanılan önerme tamamen doğru olabileceğinden tartışmadan çekildi.

Artık bu sönen tartışma kaç yıl sonra karşımıza tekrar iktidarın argümanı olarak çıkar bilemiyorum. En iyisi illüzyona dönelim şimdi. Bakan burada iki önerme kullanıyor ve ikinci önermeyi birinci önermenin doğal bir sonucu olarak sunuyor. Bakanın ilk cümlesindeki önerme büyük ihtimalde doğrudur ve insanların algılarından faydalanarak bir paratoner gibi şimşekleri ikinci cümleden kendi üzerine çeker. Eğer dikkatimizi dağıtmadan ikinci önermeye bakarsak bunun birinci önermenin sonucu olmak zorunda olmadığını görürüz. Örneğin eğitime başka birilerine verdikleri gibi daha büyük bir bütçe verilse hem öğretmen maaşının yükü azalır hem de yatırımlara fırsat elde edilir. Biraz daha arttırılırsa iyi öğretmen açığı da kapatılabilir. Bu numarasıyla sayın bakan heralde bu ihtimali saklamak istiyor ya da gizli bir şekilde bütçenin yetersiz kalmaya devam edeceğini, belki de azalacağını ilan ediyor. Neden böyle yaptığını zaman gösterecektir.

Umarım artık basın toplantılarında, köşe yazılarında, sanal ortam atışmalarında bu formu daha rahat göreceğinizden bunları dinlerken ya da okurken daha çok zevk alırsınız. Benim gibi.

Kediler

Çocukluğumdan beri en sevdiğim hayvanlar kedilerdir. Her dönem sokak kedilerimiz oldu. Evde beslemeyi hiç düşünmedim. Kedinin doğasına aykırı gelirdi bana. Özgürce gezebilmeli kediler. Acıkırsa gelsinler, yeterdi bana. Gelmezse de bir süre beklerdim. Hala gelmemişse bir araba tarafından ezildiğini düşünürdüm. Yaşadığım yerde çok normal bir olaydı bu.

Kedilerle beraber çok değişik, bazen de korkunç şeyler yaşadım. Hatırladığım en eski kedi anım, turşucunun evinde kiradayken balkonda uyuyan yavru kediyi sevmek isterken birden uyanıp kolumu boydan boya tırmalamasıdır. Genelde ya balkonda ya da Nihanların bahçesinde dolaşırdı. İki yolun arasında kalan bu bölge güvenli bölgeydi.

İlkokula başladığım zamanlarda inşaat kumlarında oynardık. Bu sırada elimin defalarca kedi bokuna bulandığını hatırlarım. Bu yüzden mi hatırlamıyorum ama yine o zamanlarda kedilere taş atardık. Kediler çevik hayvanlardı vuramazdık. Bir gün sarı büyükçe bir kediyi tam kafasından vurdum ama. Çok mutluydum. Kimsenin yapamadığını yapmıştım. Kedi de hiçbir kedinin yapmadığını yapıp kaçmadan bana dik dik bakmıştı. Çok mutsuzdum.

İlkokul dördüncü ya da beşinci sınıfta bir akşam folklor ekibi çalışmasından eve dönüyordum. Hava kararmıştı. Okulun önündeki ana caddeden karşıya geçerken hızla gelen bir askeri aracın ne renk olduğunu seçemediğim bir kediyi ezdiğine şahit oldum. Kedi karın kısmından yola yapıştı. Kafasını kaldırıp doğrulmaya çalıştı ama imkansızdı. Bir daha da denemedi.

Ulaşlı’da yaz tatillerimde denizci kedilerle tanıştım. Rıhtımda kendi balığını kendileri tutarlardı. Sandala binip bizimle balığa çıkar ve küpeştede volta atarlardı.

Gölcük’te amcamların bahçesinde her yıl bir sürü kedi olurdu. Güvenli bir bölgeydi. Amcamın komşusu Nuri amca bu kedileri hep beslediğinden yiyecek aramak için ana caddeye çıkmalarına da gerek olmazdı. Bizden korkarlarsa da Nihanların bahçesi hemen yan taraftaydı. Buradaki bir sahnede anne kedinin üç yavrusundan ikisini emzirdiğini hatırlıyorum. Bir karış uzaktaki üçüncü yavru o kadar zayıftı ki emzirilmesine gerek yoktu artık.

Bu bahçedeki kedilerin saltanatı kuzenimin amcama iki kangal yavrusu hediye etmesine kadar sürdü. Ne yazık ki kediler Nihanların bahçesine kadar kaçmayı başaramamışlardı.

İstanbul’da Göztepe benzincide karşıdan karşıya geçmeye çalışan panik halindeki kedi ezilmesin diye kuzenle beraber kendimizi otobüsün önüne attığımızı hatırlıyorum. Kedi sağ salim karşıya geçmişti. Tam rahat nefes alabiliriz derken aynı kedi yine panik halinde bu sefer de yolun öbür tarafına geçmeye kalktı.

Birgün kuzenle Göztepe’deki eve gelirken bir yavru kedi peşimize takıldı. Eve geldiğimizde kedi hala arkamızdaydi. Ne yapalım derken, eve alalım dedik. İlk kez evde bir kediye bakacaktım. Kediyi önce küvette yıkamaya koyuldu. Pireleri fark ettiğimizde kuzen kediyi kapının önüne koydu. Bütün bir gece yavru kedi miyavlaması dinledik.

Ataşehir’in arkasındaki evde oturuyorduk. Üniversitedeyim o zamanlar. Bir gün dersten çıkıp eve gelirken bir bahçede iki köpeğin ağaçtaki yavru kediye havladığını gördüm. Ağacın biraz ötesinde anne kedi açıkta durmuş köpeklere bakıyordu ama köpekler anneyle değil yavruyla ilgilenmekteydi. Ağaca yaklaştım ve yavru kediyi almak için uzandım. Birkaç saniye içinde benden korkup ağaçtan aşağı atlayan yavru kedi iki köpeğin dişleri arasında plastik köpek oyuncağı gibi çekiştirilmekteydi. Anne kedi cansız yavrusuna son bir kez baktı ve arkasını dönüp gitti.

Almanya’da kedisiz zamanım olmadı sanıyorum. Bu sefer hepsi yasal olarak ev kedisiydi ama isterlerse ormanda gezmeye gidebiliyorlardı. Felix haftalarca ormana gidip yara bere içinde geri dönerdi. O geldiğinde televizyonun karşısındaki koltuğu ona bırakıp sadece üzerindeki keneleri ayıklardım. Ne kadar yaşlı olsa da doğanın çağrısını asla cevapsız bırakmadı ve her seferinde tek tek bütün dişlerini bıraktığı ormana döndü. Bir gün de bir daha geri dönmedi.

Ondan sonraki kedilere de Felix adını verdik. Bir yaşını doldurunca ormana gittiğini düşündüğüm İkinci Felix ve Üçüncü Felix de bir daha geri dönmedi. Ancak o zaman komşuların da kedileri öldürebildiğini öğrendim.

Yoshi’nin ve Felix’in dönüşümlü alfa erkeklik dönemlerine şahit oldum. Bu kavgalar nedense Yoshi’nin ilk özgürlük denemesinde bir köpek tarafından ısırılmasının ardından son buldu. Veterinerin kesilmesi gerekebilir dediği, Yoshi’nin iki ay peşinden sürüklediği arka ayağı da mucize eseri iyileşti.

Son dönem ise tam bir katliam. Mia’nın çocukları bahçede ne bulursa avlıyor. Kertenkele, fare, kuş, kelebek. Avlarını eve getirmedikleri sürece sorun olmuyor. Bugün işten eve geldiğimde salondaki çalışma masamın altında normalde olmadığı kadar çok kuş tüyü vardı. Bari çocuklar gelmeden ölüsünü ortadan kaldırayım derken masanın altında hareketsiz duran dişi bir karatavuk gördüm. Nefes alıyordu. Sırtında kırmızı bir açıklık vardı. Oradaki bütün tüyler yolunmuş ve büyük ihtimalle de ısırılmıştı. Uçamıyordu, sadece sekebiliyordu. Kanatlar ve en az bir bacak da çok kullanılmaz durumdaydı. Veterinerler kapatmıştı artık. Yarını çıkarabilirse veterinere götürürüm diye mini seralarımdan birine koydum. Kediler de rahat bıraksın diye serayı yanıma aldım. Bir süre sonra artık ayakları üzerinde de duramamaya başladı ve az önce öldü.

Grigori biraz önce odaya odaya geldi Seraya bir göz attı, yanımda kıvrılıp yattı ve şimdi beni yalamaya çalışıyor.

Yazılımda gösterip de vermemek

Bu sabah ekibin matematikçisi M bizim büroya geldi ve kontrol ekibindeki bir çocuğa programda yardım ettikten sonra hiç beklemediğimiz bir konuya girdi. Yazdıkları programda bizim işimize yarayabilecek bir arayüz fikrinden bahsetti. Şaşırdık çünkü yıllardır istediğimiz en basit arayüzü bile vermemek için elinden gelen her şeyi yapan kişi de ta kendisiydi. Hatta daha da ileri gitti ve kullandıkları framework’ün aslında yeniden yazılması gerektiğini söyledi. Şaşkınlıktan ağzımız açık kaldı, dilimiz tutuldu ve Ali İhsan’ın da dediği gibi algılayamadığımız daha başka şeyler de oldu.

Kendime geldiğimde bu fikri dikkatlice onayladım. Kesin bir tuzak olmalıydı bu. M asla yıllardır savunduğumuz bir şeyi, hatta iki şeyi, kendiliğinden böyle kolayca kabul etmezdi. O framework’ü zamanında tasarlayan ekipte beraber çalıştığım başka bir arkadaş da bunun yenilenmesi gerektiğini, zamanla sistemin çok değiştiğini, bu sırada yeni şeyler öğrendiğimizi filan söyledi. Bu giriş heralde hedeflediğimizden hızlı oldu ki M birden bütün sistemi değiştirmenin mümkün olmadığı konusuna atladı. Fırsatı kaçırdık mı diye endişelenmeye başladım. Bu değişikliğin nasıl yapılabileceği konusunda çözüm önerileri sunduk. Hatta bu işi adım adım yapabileceğimizi, ilk olarak da aradaki haberleşmeyi düzelterek başlayabileceğimizi söyledik. Ayrıca bu adımı başka programlar arasında daha önce yaptığımız için yeterli tecrübemiz de vardı ama M bu öneriyi duyunca hemen imkansız dedi. Kaçan balık bu sefer gerçekten de çok büyüktü.

Yapacak bir şey kalmamıştı. Sustuk. M konuşmaya devam etti. Başka bir sorundan bahsetti. Bu seferki sorun da kullanıcı arabiriminde o an kullanılmayan ayar parametrelerinin gizlenmesi üzerineydi. O an anladım ki derdi kendi programında değişiklik değil de bizim programımızda değişiklik yaptırmaktı. Sorun değildi ama, eğer sonuçta işimize yarayacaksa neden olmasın dedik. Dedik ama bizim de isteklerimiz vardı. Bu değişiklikleri yapmak için ihtiyacımız olan arayüzü bize sunarsan bu sorunu kolayca halledebiliriz dedik. Kendisi bu arayüzü programda tanımlamaya çalışıyordu (aslında bunu programlamak istediğini hiç sanmıyordum ama yine de iyi adımdı en azından) ama kullanıcı arabirimini programlayan arkadaş birer konfigürasyon dosyasıyla bu işi daha kolay halledebileceğimizi söyledi. M nedense buna bile yanaşmak istemedi. Oysa bu çözümde programlama yapmasına bile gerek yoktu.

Yine sustuk. Bunun üzerine başka bir konuya atladı. Sensör verisi olarak kaydetmem gereken önemli verilerden birini tanımlamada nasıl bir sorunları olduğunu anlatmaya başladı. Bu sorunu çözmek için o veriyi çok garip bir formatta sunabileceğini söyledi. Ben de artık istediğim hiçbir şeyi alamayacağımdan emin olduğumdan o zaman ben de o veriyi hiç dokunmadan o formatta kaydedeceğimi, AR-GE elemanları da bu verilerin nasıl kullanılabileceğini sorduklarında onları kendisine (M’ya) yönlendireceğimi söyledim.

Sanırım M’dan arayüz alma hayalimizi artık gömmenin zamanı geldi. Ne kadar gösterirse göstersin bir şey vermeyeceğinden eminim artık. Onu başka türlü zorlamanın yollarını devreye sokmanın zamanı geldi de geçiyor. Yok, yok, zor kullanarak falan değil. Yazılımla!

Bir matematik kitabı

Normalde okullarda öğrenilen konuları kendi kendime öğrenmeyi sevdiğimi söylemiştim. Tabii ki buradaki en büyük sorunum da bana uygun kaynakları bulmak. Bir sürü kitaba başlayıp yarısında ya da başlarında bıraktığım olur. Son haftalarda yine matematiğe başladım. Seçtiğim alanlardan biri de sayılar teorisi.

Kitap olarak bu sefer Joseph H. Silverman’in “A friendly introduction to number theory” adlı kitabını kullanıyorum. Okuduğum diğer matematik kitaplarından farklı bir tarzda yazılmış. Öyle tanım, aksiyom, teorem, ispat döngüsüyle gitmiyor. Daha çok, gözlemler, sorular ve başka gözlemler şeklinde ilerliyor. Arada bu gözlemlerle ilgili ispatlar da veriliyor.

Alıştırma soruları da önce gözlem ve denemelerle başlıyor. En son adım olarak ispat soruluyor. Yani önce ilginç bir şey gösteriliyor, daha doğrusu bunu görebilmemizi istiyor, daha sonra bu gördüğümüz şeyin ne olabileceğini bize tanımlatıyor ve son olarak da acaba bu doğru bir sonuç mu diye de bize sorgulatıyor. Bir oyun gibi, deney gibi.

Aslında teknik olarak diğer kitaplarda da okuyucu bu yöntemi kendi kullanabilir. Yani bir teorem önce verilmişse, okuyucunun kendisi önce denemeler yapabilir ve biraz ikna olabilir. Sonra verilen teoremin ispatına girişebilir. Yine de iki yaklaşım arasında bence bir psikolojik fark var. Bana o teoremin hazır verilmiş olması, bir dizi ya da film seyrederken birisinin bana spoiler vermesi gibi etki yapıyor.

Kitabın hala çok başlarındayım. Bakalım bitirebilecek miyim ve eğer bitirirsem o zaman kitap hakkında neler düşüneceğim?

Geyik böceği

Yılın ikinci babalar gününde tripodu alıp ormana gideyim dedim. Şu sıralar asıl hedefim tırtıllar. Bu nedenle genellikle ısırganlara ve sarımsak otlarına dikkatle bakıyorum. Diğer bitkilere de gözüme bir şey çarparsa.

Ormana girer girmez ilk tırtıl örneğimi hedefimde olmayan bir birki üzerinde gördüm. Bitkiyi de tanımadığımdan tırtılın ne olabileceği konusunda hiçbir fikrim yok.

Günün asıl sürprizi ise biraz daha ileride tam geri dönmek üzereyken karşıma çıktı. Erkek bir geyik böceği. Larvaları ancak özel şartlarda yaşayabildiği için buralarda çok ender görebildiğim, kıtanın en büyük böceği. Canlı olarak ikinci kez görüyordum.

Babalar gününde daha güzel bir hediye zor olurdu bence.

Dillerden çektiklerim

Türkiye’de bir çok insanın hayali olan bir eğitim aldım. Anadolu Lisesi’nde başlayan İngilizce eğitim, Fen Lisesi’nde verilen aradan sonra Boğaziçi Üniversite’sinde yine devam etti. Aslında ben yabancı dil konuşmayı sevmem, daha çok okuyucu ve dinleyiciyimdir ama eğitim dili yabancı dil olunca mutlak kaçış olmuyor. Yine de minimum utanç verici vakayla bu kısmı atlattım.

Nedense okul bittikten sonra İngilizce konuşmaktan o kadar korkmuyordum artık. Tabii İngilizce konuşulan bir ülke yerine Almanya’ya geldim. En fazla birkaç cümle Almanca biliyordum. Daha sonra farkettim ki o birkaç cümle de günlük hayatta hiç kullanılmıyormuş.

Tabii bu eğitimin ardından insanda bir özgüven oluşuyor. Her sorunun altından kalkarım duygusu hakim oluyor. Almanca’yı öğrenmek kolay oldu ama yine dinlemek ve okumak için. Konuşmayı hala sevmiyordum. Bu sorada staj yaptığım yerlerde çok zorlanırsam İngilizce de konuşabildiğimden ciddi sorunlar yaşamıyordum. Günlük hayat öyle değil ama. Fırından ekmek alırken bile ekmeğin bin tane çeşidinin olması o “bir adet ekmek almak istiyorum” cümlesinin ne kadar boş olduğunu yüzüme çarpıyordu. Satıcı tabii ki hangisini istediğimi soruyordu ama hangisi diye sormuyordu. Sorusunu tercüme etmeye kalksam sanırım şöyle bir şey olurdu: Oaaannnnnii? Evet ders kitaplarındaki o Almanca yaşadığım yerde kullanılmayan bir dildi. Pfälzisch denen bir dili öğrenmem gerekiyordu. Komik olan şey ise bu dertten Almanların da muzdarip olmasıydı. Başka şehirlerden buraya gelip yerleşmiş Almanlar da bu dili anlamıyordu. Neyse, zamanla bu dili anlamaya başladım ama asla konuşmayı denemedim. Anlamaya başladım dediysem sadece duyduğumda anlıyordum. İnanmazsınız belki ama bu dilin yazılı hali de var. Okurken kesinlikle bunu anlamıyorum. Buna karşı bir yöntem geliştirdim ama. O kısımları sesli okuyorum. Sesi duyduğumda da anlıyorum. Dilin beyinde çözümlenmesi gerçekten de ilginç bir mekanizma olmalı.

Daha sonra asosyalliği biraz azalttım. Bunun için konuşmam gerekti ama. Bunu da hallettim. Almanca ile bir sorunum kalmamıştı artık. Yani kısmen kalmamıştı. Bazen arada Türkçe kelimeler kaçırdığım oluyor ama sorun olmuyor. Asıl sorun ise artık şirkette ortaya çıktı. İngilizce konuşan elemanlarla anlaşamıyordum. Yani anlaşmanın bana doğru olan kısmı çalışıyordu da ben düşündüklerimi İngilizce’ye çeviremiyordum. İngilizce cümle kurarken aklıma önce Almanca kelimeler geliyordu. Bu kelimelerin Almanca olduğunu farkedersem İngilizce karşılığını biraz düşünmem gerekiyordu ama bu da konuşmamı çok yavaşlatıyordu. Söylediğim kelimenin Almanca olduğunu da genelde karşımdaki kişinin yüz ifadesinden anlıyordum. Dil ve konuşma merkezlerimde bence otomatik işlemesi gereken bir şey doğru çalışmıyordu ve bu yüzden acayip enerji harcamak zorunda kalıyordum.

Bunun üzerine İngilizce konuşma antrenmanları yapmaya başladım. Tabii ki kendi kendime. Bakalım bu bir işe yarayacak mı?

Dillerden çektiğim bu kadarla da kalmadı. İnternette de sorunlar yaşayıp duruyorum. Sanal alemde birileriyle konuşurken önce bir dil seçmem gerekiyor. Genelde hep Türkiye’deki arkadaşlarımla konuştuğumda bu dilin Türkçe olduğu aşikar ama konuşma klavye üzerinden yapıldığından bir sorun var. Klavyenin harf dizilimine dikkat etmem gerekiyor. Türkçe QWERTY dizilimiyle mi Türkçe konuşacağım yoksa Alman QWERTZ dizilimiyle mi? Bazen ilk yazdığım cümle çok anlamsız oluyor. Hızlı hızlı yazayım derken ne yazdığıma bakmadığımdan sonucu mesajı gönderdikten sonra görüyorum. Arkadaslar gülüyordur belki ama bu beni ara ara çok kızdırıyor. Beynin otomatik yaptığı ya da otomatik yapmasını beklediğim şeylerin bir çoğunu kontrol etmek zorunda kalmak beni rahatsız ediyor. Bu akşam yine başıma geldi ama bazen bu yazdığım şeyi düzeltmek bile istemiyorum. Özellikle çok yorgun ya da kızgın olduğumda.

Şimdi de daha fazla bir şey yazmak istemeyecek kadar yorgunum. Yatayım en iyisi.

Müşteri senkronizasyonu

A müşterisiyle yıllar önce bir projeye başladığımızda haberleşme için bir protokol tasarlamıştık. Daha doğrusu bana tasarlanmış bir protokol verildi ve bunu programlamam istendi. Utana sıkıla bu protokolü programladım. Utanç verici kısmı tasarımdaki ileri görüş eksikliğiydi ama iş işten geçmişti. Daha sonra bu protokol ile aynı amaçlı başka makineleri B ve C müşterilerine de sattık. Protokol aynıydı ama makinelerde ufak tefek farklar vardı. Bugüne kadar bir sorun olmamıştı.

Bugün C müşterisinin yeni projede diğer müşterilerde olmayan bir özellik istediğini öğrendik. Bu fonksiyon nedeniyle protokolde bir değişiklik yapmamız gerekiyor. Aslında kolay bir değişiklik ve protokolün tasarımı buna izin veriyor.

Bu kadar kolay bir değişikliğe rağmen programcıların konuşmak istediği bazı problemler vardı. İlginç olan bu problemlerin protokoldeki değişikliğin nasıl yapılacağı, daha doğrusu hangi müşterilerle nasıl anlaşılacağı üzerineydi.

Yöntemlerden biri her müşteri için küçük bir konfigürasyon yaparak temelde aynı olan protokolde müşterilere göre ufak tefek değişikliklerle programlamaktı. Bu şekilde müşterilerin hepsiyle anlaşmaya gerek kalmayacaktı ama aynı versiyon için üç konfigürasyon hazırlamamız gerekecekti. Bunun masrafı çok fazla değildi ve en azından sadece bizim tarafımızdan yapılabilecek bir şeydi. Kimseden bir haber beklememize gerek olmayacaktı ama ileride proje bölümü makineleri hazırlarken doğru konfigürasyonu kullanmak zorunda kalacaktı. Dolayısı ile şef bu çözümü istemedi.

Diğer bir yöntem, bu değişiklik isteğini üç müşteriye de sunmak ve hepsinin onayını almak. Bunun kolay ve iyi tarafı bir taşla üç kuş vurmak ama sorunu da açıkça ortada. Üç tane onayın çıkması hemen olmayacaktır ve C müşterisi makinesini haftaya almak istiyor.

Şefin istediği çözüm bu ama programcılar bu noktada epey temkinli. Değişiklik yapılacak kısım protokolde reserved olarak işaretlenmiş blokların birinde. Yani aslında şu an hiç kimse tarafından kullanılmıyor. Sunulan sorun ise şu. Reserved kelimesinin nasıl yorumlanacağı kararlaştırılmamış. Yani müşteri o bloklara hiç mi bakmıyor yoksa orada 0 değerini mi bekliyor bilmiyoruz. Tecrübelerimiz müşterilerin bu gibi durumlarda çok beklenmedik şeyler yapabildiğinizi gösteriyor ve hatta sistemlerin çöktüğü vakaları da biliyoruz. Yani geçmişte hiç kullanılmayan bir alana 0 yerine 1 yazdığımızda müşterinin kendi programının çöktüğü durumlar oldu. Böyle bir durumda müşteri dünyanın değişik yerlerindeki makinelerinde bizim yazılımı güncellerken kendi yazılımını da güncellemek zorunda kalacaktır. Teknik olarak kolay bir olay olmasına rağmen en çok sorunun çıktığı durumlardan biridir bu. Bu tür sistemler güvenlik nedeniyle internet üzerinden güncellenmiyor. O zaman bir servis elemanı ya da müşterinin eğitilmiş bir elemanı bu işi yapmalı ama genelde o kadar iyi elemanlar bulunamıyor ya da o an başka bir yerde oluyorlar. Sistem düzgün test edilmediyse bu hata servis elemanı sahadan ayrıldıktan sonra ortaya çıkabiliyor. Böylece masraflar da katlanıyor.

Sonunda tabii ki şefin istediği çözümü şerh koyarak yapacağız. Asıl merak ettiğim şey yarına kadar bütün müşterilerden onay gelecek mi? Yoksa onay göndermeyenleri bir sonraki güncellemede bir sürpriz mi bekleyecek?

Yarın bu haftanın son iş günü. Ondan sonra da bir daha Noel’e kadar resmi tatil yok. Bu nasıl bir yılsa artık, hepsi hafta sonuna geliyor. Bu uzun hafta sonunu iyi kullanıp yeniden aldığım tripodumla güzel avlara çıkmayı planlıyorum. Umarım bu sırada elimi olduğundan daha fazla sakatlamam.

Bir klasik müzik cenneti olarak youtube

Son zamanlarda youtube’da Yale Courses kanalındaki müzik teorisi derslerini takip ediyorum. Oldukça basit bir yapısı olan ders, takip etmesi kolay. Sınavlara da girmeme gerek olmadığından benim için biçilmiş kaftan.

Bu hafta sonu arasıra klasik müzikle ilgili yaptığım başka bir şeyi daha yaptım. Konser provalarının birini youtube’da seyrettim. Orkestra şeflerinin nelere dikkat ettiği, neleri farkedebildikleri inanılmaz geliyor bana. Gitgide zayıflayan işitme duyumla tek başıma algılayamayacağım şeyleri biraz olsun görebilmek çok iyi geliyor. Sadece şeflerin değil, orkestra üyelerinin performansları da harika. Şefin bazen çıkardığı benim için anlamsız sesleri ya da öznesi yüklemi olmayan cümleleri anında anlayıp bir sonraki denemede isteneni verebilmelerini hayranlıkla seyrediyorum.

Seyrettiğim video Beethoven’ın 5. senfonisinin provasıydı. Sadece prova da değildi. Avusturyalı şef Nikolaus Harnoncourt bu filmde ara ara hem seyircilere hem de orkestra üyelerine Beethoven’ın bu eserinde neleri anlatmaya çalıştığını kendi araştırmalarına, fikirlerine dayanarak anlatıyor.

Ardından belki başka bir şefin aynı senfoni üzerine yorumlarını bulurum diye listedeki diğer videolara göz attım ve aşağıdaki videoyu buldum. Bu videoda Gerard Schwarz Beethoven’ın hangi düşünce ve duyguları anlattığını değil de hangi teknikleri kullandığını anlatıyor. Bu anlatılanları anlamak için Yale üniversitesi müzik dersini takip etmenin yetmiş olması ise beni epey mutlu etti.

Daha sonra Gerard Schwarz’ın aynı konseptte başka videoları olduğunu da gördüm. Benim gibi amatörler için oldukça büyük bir hazine ve bu hazineyi yağmalayacağımdan şüphem yok.

Büyük oyun

Primatların gelişimi ile doğada yeni bir huzursuzluk başlamıştı. Özellikle ilk insanlarla bu durum hayvanlar arasında hissedilir hareketlenmelere dönüşmüştü. Eski hikayeleri bilenler dev canlıların bir zamanlar dünyada nasıl hüküm sürdüklerini, kendilerinin ise ne zor şartlarda hayatta kaldıklarını çocukların tüm itirazlarına rağmen her fırsatta anlatmaya başladılar. Bu hikayelerin daha sık anlatılması sonucu yaşlıların endişesi de yavaş yavaş çocuklara geçmeye başladı. Çocuklardaki bu değişiklik de dikkatten kaçacak boyutları aşınca artık bir sorunlar karşı karşıya olduklarını ve bunu ortaklaşa çözmeleri gerektiğini düşünen büyük bir grup ortaya çıktı ve genel bir toplantı yapmanın zamanının geldiğini ilan etti. En son toplantının üzerinden milyonlarca yıl geçmişti. Birçoğu ise böyle bir toplantıyı daha önce duymamışlardı.

Bu toplantı bir kısım tarafından inatla ikinci genel toplantı diye anılsa da yapılan ön oylama sonucunda tarihe birinci büyük toplantı adıyla geçti.

Birinci (ikinci) genel toplantı

Toplanan kalabalığın büyük çoğunluğu bu telaşa  anlam veremiyordu. Kendilerine yaşlılar diyen azınlık ise gençleri bir kez daha anlayamıyordu. “Tabii, siz dinozorları görmediniz. Buradaki herkesin iki üç katı büyüklüğüne kadar her şeyi yiyorlardı. Kalanlar de zaten kendi türlerindendi.” diye bir giriş yaptılar. “Evet, sonra şansımıza gökten düşen dev bir dağ onları ortadan kaldırdı ama bu seferki tehlike daha farklı, daha ciddi. İnsan dediğimiz canlılar genelde çok büyük avlar peşinde değil ama bir bakıma daha acımasızlar. Zevk için bile avlıyorlar ve sadece kendi güçleriyle değil. Buldukları her şeyi kullanıyorlar. Çoğalmaya da başladılar. Her yerde yaşayabiliyorlar. Gelecek hiç parlak değil.” Tabii ki bu kadar dayanaksız ve karamsar söylemler henüz yeni yeni gelişmeye başlayan türler için bir anlam ifade etmiyordu. “Neden öyle olsun ki? Ya bizden biri o kadar güçlenirse? Belki de çok kolay bir şekilde denge kurulacak. Bu kadar çabuk karamsarlığa kapılmamak lazım. Dünya çok büyük, herkese rahat rahat yeter.”

Beş gün süren tartışmalar sonunda bazıları için kesin ama kayıtlara geçen haliyle olası bir tehlikeye karşı kademeli ve kapsamlı bir plan yapıldı. Bu plan çok büyük fedakarlıklar gerektiriyordu. Önce kurtlar insanlara yanaşacaktı. Bu beklenmeyen hamle ileride daha farklı casusların kabul edilmesine imkan verebilecekti. Kurtların insanların tarafında çalışması bütün hayvanlar için tehlike oluşturacaktı ama büyük resme baktıklarında bu fedakarlığı kabul ettiler. Daha sonra sıra kedilere gelecekti. Bu şekilde insanların arasına denge nifağı sokulacaktı. Daha başka hayvanlar da insanların hizmetine girecekti ama bir çoğu uzak durmalıydı. Şüphelenmemeleri gerekiyordu. Bunlar hayvanların nomalde kabul etmeyecekleri şeylerdi ama ya korkuları gerçekleşirse diye çok daha korkunç ayrıntıları da ele aldılar. Örneğin fareler insanların yapacağı her türlü deneye katlanmalıydı. Planın en önemli maddesi buydu. Kimse başlangıçta neden bunun hayati önem taşıdığını anlamamıştı ama goriller bunun kabul edilmesi için ellerinden geleni yapmışlardı.

Toplantı dağıldıktan sonra sıradan ölüm kalım savaşı günlerine ve gecelerine geri döndüler. Zamanı geldiğinde ilk kurtlar insanlara yaklaşmaya başladı. Bu yakınlaşma kurtlara kolayca yiyeceğe erişme şansı getirirken aynı zamanda insanların savunmasında çalışma görevi demekti. Başlangıçta zaten önceleri de anlaşmadıkları canlılarla kavga etmeleri, hatta onları öldürmeleri anlamına geliyordu ama asıl fedakarlık ileride belirginleşti. Kurtların şekilleri ve özellikleri de değişmeye başladı. Bu değişime daha alışamamışlardı ki sağlık sorunları da ortaya çıktı. Bunların daha başlangıç olduğunu bilmelerine rağmen plana sadık kaldılar.

Kısa süre sonra kediler de insanlara yaklaştı. Bu kafa karıştırıcı bir yakınlaşmaydı. İki taraf için de. Kediler kesinlikle bir işe yaramıyordu ama bir şekilde köpeklerin o zamana kadar kazandığı bütün hakları hemen elde etmişlerdi. Karşılığında insanlar keyifle tanışmış oldu. Bu tabii ki çalışan köpek sınıfında büyük huzursuzluklara yol açtı. O zamandan beri kedileri her gördüklerinde bu hoşnutsuzluklarını görsel ve sesli olarak belli ederler ama kediler buna da dayanmayı başardılar. Plan her şeyden önce geliyordu.

Değişik türlerle yakınlaşmalar böyle yaygın olmasa da devam etti. Köpeklerin bile fonksiyonları azalmaya başlamıştı. İnsanların işlerini yaptırmak için insan çalıştırmaları hayvanlar tarafından şaşkınlıkla karşılanmıştı ve bu duruma karşı hazırlıklı değillerdi. Köpekler bu değişimi korkuyla takip ederken kedilerin umrunda değildi. Kedilerin tek sorunu insanların eğlence adı altında eve çok fazla sayıda canlı doldurmasıydı. Buna da dayanılmalıydı.

Makinelerin doğuşuyla hayvanlar için büyük problemler başladı. Doğal ortamlar ellerinden büyük bir hızla alınmaya başladı. Bunun yanında farelerin dininde anlatılan büyük felaket zamanı da gelmişti. Tavukların, balıkların, domuzların dinleri de buna benzer kehanetlerle doluydu ama bunların gerçekleşmesi sadece plana olan inançlarını kuvvetlendirmeye yaradı. İnsanlar hayvanları gerçekten de katletmeye başladı. Birçoğunu yemek için, bir kısmını da eğlence olarak. Fakat küçük bir kısmını büyük planları için kullanmayı seçtiler. Ölümsüz olmak, her şeyi anlamak için bunları en vahşice yöntemlerle kullandılar. Geri dönmeyeceğini bilerek uzaya göndermeden en basit ilaç deneylerine kadar her işte bir kobay kullanıldı. Bu deneylerin sonuçları insanları heyecanlandırmayı başarmıştı. Fareler verdikleri kayıplar sayesinde bir çok problemin çözümüne katkıda bulundu. Diş çürümelerini gideren, kaybedilen organları yeniden çıkarabilen ilaçlar bulundu. Kanserin bir sürü çeşidine karşı etkili yöntemler geliştirildi. Yaşlanmayı durduran ve zekayı geliştiren genetik değişiklikler keşfedildi. İnsanların önünde artık tanrı olmak için hiçbir engel kalmamıştı. Hayvanların gözünde uzun zamandır tanrıydılar ama kendi fantezilerine yeterli duruma gelme ümitleri yeni yeni canlanmaya başlamıştı.

Bu esnada insanların önüne beklenmedik iki engel çıktı. Birincisi yapay zeka dedikleri bir şeydi. Kendi yapabildikleri her şeyi çok daha hızlı yapabilecek bir sistemdi. Bunu kontrol etmekte zorlanıyorlardı. Yapay zeka ayrıca insanların daha önce yaptığı deney sonuçlarını çok daha iyi değerlendirdiğinden hayvanlara karşı da vahşet sergilemiyordu. İnsanların ürettiği ve daha sonra kendilerinin mükemmelleştirdiği makineler sayesinde ölüm gibi bir sorunları da yoktu. Bir bakıma insanların olmaya çalıştığı tanrılardılar. İkinci engel de anlaşılmaz bir şekilde insanların hala tanrı olamamalarıydı. Her türlü ilacı, yöntemi geliştirmelerine rağmen bunlar kendilerinde beklenen etkiyi göstermemişti, hatta bazı alanlarda büyük felaketlere yol açmıştı.

Güç dağılımında büyük değişikliklerin beklendiği bir döneme giriliyordu. Hayvanlar daha büyük bir tehlikenin yolda olduğunu hissedip, yükselen bu süper güce karşı ne yapabileceklerini konuşmak için bir toplantı yapmaya karar verdiler. İkinci büyük toplantı (bazi eski türlere göre üçüncü olarak da bilinir) için bütün canlı türleri temsilcileriyle haberleşildi. Toplantının bir sonraki ilk baharda insanlardan kısmen kurtulabilmiş büyükçe bir ormanda yapılmasına karar verildi.

Toplantı günü gelip çattığında ormandaki gergin bekleyiş hissediliyordu. Sabahtan beri bir kuş sesi bile duyulmamıştı. Hayvanlar alanda toplanmaya başlamıştı. Bazı küçük gruplar kendi aralarında durum değerlendirmesi yapmaya başlamışlardı. Bu sırada alana yaklaşan insanlar görüldü. Grup önce dağılır gibi oldu ama yaşlılar kaçmaya kalkanları durdurmayı başardı. Yeniden alana döndüklerine insanların da oldukça karamsar bir durumda olduklarını gördüler. Toplantı başlangıç saati geldiğinde yapay zekanın temsilcileri de ormana geldi. İnsanlar biraz rahatsız oldu, hayvanlar şaşırdı. Bu toplantı canlılar için diye tek tük itirazlar oldu ama yaşlılar hemen toplantıya geçilmesini istedi ve toplantı başladı. Fillerin temsilcisi söze “büyük plan sonunda bir canavar yarattık” diyerek başladı. Herkes bunu sessizce başlarıyla onayladı. Ardından yeni süper güce karşı bu büyük planda nasıl değişiklikler yapılması gerektiği tartışıldı. Toplantının büyük çoğunluğu insanların ve yapay zekanın temsilcilerinin birbirlerine sataşmasıyla geçse de sonunda eski plandan daha acı bir çözüm üzerinde anlaşıldı.

Bu esnada fareler bütün bunlardan habersiz hayatlarına devam etmekteydiler. Toplantıya çağırılmamışlardı.

Matematiksel büyüteç

Geçenlerde yine hobi olarak sayılar teorisine başlayayım dedim. Genel olarak matematik öğrenmeyi seviyorum ama tembelliğim nedeniyle hiçbir alanında çok ilerlediğimi söyleyemem. Neyse işte, önce basit olduğunu düşündüğüm bir kitap seçtim. Kitabın hoşuma giden yönü biraz deneye dayalı olmasıydı. Yani kitabın daha en başında da zor sorular vardı ama bunları ispatlamak yerine sadece bu şartı sağlayan birkaç örnek bulmamı istiyordu.

İlk konulardan biri Pisagor üçlüleriydi. Yani

\(a^2 + b^2 = c^2 \)

eşitliğini sağlayan tamsayılar. Soru da öyle c sayıları bulun ki yukarıdaki şekilde yazılan iki değişik a, b sayı çiftleri olsun. Tabii ki genel yöntemi sormuyordu. Örnek olarak 65 sayısını vermişti ve bu özellikteki bir sonraki c sayısını bulun diyordu.

\(33^2 + 56^2 = 65^2 \)

\(16^2 + 63^2 = 65^2 \)

İlk önce iki tam karenin toplamı olarak iki değişik şekilde yazılabilecek tamsayıları aramaya başladım. Bunları bulursam sorumu çözebilecektim. Ama belki de sadece sayıları deneyerek soruyu çözsem daha kolay olurdu. Neyse bu yeni soru üzerinde çalışırken bir sürü, benim için ileri derece teorem buldum ama onları anlamadan kullanmak istemedim. Bir tane de basit olduğunu düşündüğüm bir makaleye rastladım. O makaleyi okumaya başladım.

Başlarda aradığımız şeyi şöyle yazalım diyordu:

\(N = a^2 + b^2 = c^2 + d^2 \)

Evet, bu sorduğum sorunun cebirsel yazılışıydı. İki değişik sayı çiftinin karelerinin toplamı aynı sayıya eşit olacak. Ardından bu eşitlikten aşağıdaki özellikleri kolaylıkla görebiliriz diye şu üç önermeyi verdi:

  • a ve b çift sayılar ise c ve d de çift sayılardır.
  • a ve b tek sayılar ise c ve d de tek sayılardır.
  • a ve b bir tek ve bir çift sayı ise c ve d’nin de biri tek diğeri çifttir.

Burada kafam biraz karıştı. İlk şıkka baktım. a ve b sayıları çift ise N toplamı çift olur. Burada bir sorun yok. Dolayısı ile c ve d sayılarının karelerinin toplamı da çift olmalı ama c ve d sayıları tek sayı ise de toplamları çift olur. Önerme ise bunların tek sayı olamayacağını söylüyordu.

Örneğin \(N = 9^2 + 3^2 = 81 + 9 = 90 \) eşitliğine göre ise şüphem o kadar da yersiz değildi. Bunu önermeyi nasıl kanıtlayacağımı düşünürken makalede verilen ipucunu gördüm. Sayıları ve toplamları modulo 4’e göre yazın!

Demek ki çift sayıların hepsi aynı şekilde çift sayılar değilmiş diye düşünüp bu şekilde bir büyüteç ile sayılara daha yakından bakmaya başladım.

\(a = 2k \) ve \(b = 2l\) olacak şekilde çift sayılar olsun. O zaman

\(a^2 + b^2 = (2k)^2 + (2l)^2 = 4k^2 + 4l^2 \equiv {0} (mod 4) \) çünkü 4’ün katı her sayı 4’e de tam bölünür.

Demek ki çift sayıların karelerinin toplamı her zaman 4’e bölünüyor. Peki tek sayıların karelerinin toplamı?

\(a = 2k + 1\) ve \(b = 2l+1\)

\(a^2 + b^2 = (2k)^2 + 4k + 1 + (2l)^2 + 4l + 1 = 4k^2 +4k + 1 + 4l^2 + 4l + 1 \equiv {2} (mod 4) \).

İki tek sayının karelerinin toplamı da 4’e bölündüğünde her zaman 2 kalanını veriyormuş. Demek ki önerme gerçekten de doğruymuş.

Bir ortaokul öğrencisinin çok kolay görebileceği şeyi belki ilk kez belki de yıllar sonra yine gördüm. Hatırlamıyorum. Hatırladığım şey, modulo işleminin bana daha önce bu çağrışımı yaptırmamış olmasıydı. Bu minicik sürprizler olduğu sürece bendeki öğrenme aşkı da bitmez.