İstenen ve sunulan

Müşteri bazen çok basit ve net bir şey ister ama kurulan sistem bu isteği yerine getiremediğinden müşteriye istediğine benzer bir şey sunulur. Bu “çözümün” düşündüğümüzden çok daha fazla yerde kullanıldığından hiç şüphem yok.

Bugün de aynısı başıma geldi. Makinelerimizde sistemi test etmek için basit bir fonksiyon mevcut. Üretimde bazı ürünlere bilerek kontaminasyon eklenir ve sistemin eksiksiz bu kontaminasyonları bulup üretimden atması beklenir. Bu test için otomatik bir rapor tutulur. Bu esnada bilerek kontamine edilen ürünlerin normal üretim raporunda ayrıca test ürünleri olarak gösterilmesi istenir. Ürettiğimiz makine de bu işlemi yapıyor. Kontrol birimi makineyi test moduna geçiriyor ve ayrı bir yazılım modülü bu modda üretimden geçen kontamine ürünlerin test ürünü olduğunu varsayıyor ve beklenen sayıda test ürünü kontrol edildikten sonra bu modül makineyi yeniden normal üretim moduna geçiriyor. Test modunda hattan geçen normal ürünler de normal üretilmiş ürünler gibi değerlendiriliyor.

Müşteri yukarıda anlattığım fonksiyonu aynen bu şekilde kendi makinesinde de istemiş. O makine yukarıda anlattığımdan biraz farklı ama. İçinde bir de terazi modülü var ve terazi modülü ürünlerin sonucunu kontrol biriminden elektrik sinyalleri şeklinde alıyor. Örneğin kontaminasyon varsa bir kablodan sinyal gönderiliyor, iyi ürünse başka bir kablodan. Bu kombine makineler tasarlandığında doğru düzgün iletişim tasarlayacak zaman yoktu ve kısa sürede böyle basit bir çözüm üretildi. Bunun üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu basit çözümü düzeltecek programı yazacak zaman bir türlü bulunamadı. Sistem de çalıştığı için bu düzeltmeye de gerek yok diye düşünüldü.

Müşterinin makinesini bu fonksiyon için şöyle ayarladık. Kontrol birimi terazi birimine hangi ürünün test ürünü olup olmadığını bir başka kablo ile bildiriyor. Bu bilgilerle beraber terazi test ürünlerini ana istatistikte ayrıca sayabilecek. Yani sayabileceğini umuyoruz çünkü asıl makinede test fonksiyonunu asıl kontrol eden modül yukarıda başka bir modül diye bahsettiğim modül. Yani kontrol birimi değil. Ayrıca bu planlanan konfigurasyonda da hesapta olmayan tek modül bu fonksiyonu kontrol eden asıl modül. Daha da kötüsü bu modül testle ilgili ayrı istatistikler de tutuyor, yani sonuçta doğal olan en küçük bir hatalı kararda iki taraftaki istatistikler birbirleriyle örtüşmeyecek.

Bu sorunları şefe ve diğer programcı arkadaşlara anlatıp kendi işimin başına döndüm. Tabii ki sonucun ne olacağı bilinmesine rağmen makine bu şekilde ayarlanacak. Ne de olsa müşteri kraldır. İstediğini hemen alacaktır. Ya da aldığını sanacaktır.

MuseScore

Geçenlerde aldığım rönesans blok flüt kitabındaki parçaların notalarının CD üzerindeki parçalarla tam uyuşmadığından bahsetmiştim. CD üzerindeki yorumları da notaya dökmeye çalışmaya karar verdim. Bunun için de notalarla çalışabileceğim bir program aramaya başladım.

Arayışım aslında çok kısa sürdü. MuseScore adlı program tam istediğim şeyleri yapan bedava bir program. Programı musecore.org adresinden indirdim. AppImage dosyasını da linux altında da kolayca çalıştırabildim. Bunun için chmod komutuyla programa +x özelliğini vermem yetti.

chmod +x MuseScore-3.6.2.548021370-x86_64.AppImage

Ardından programı

./MuseScore-3.6.2.548021370-x86_64.AppImage

komutuyla çalıştırdım.

Benim bilgisayarımda program arada sırada tekliyor ama bekleyince çalışmaya devam ediyor. Kullanımda hoşuma gitmeyen yerler oldu. Örneğin sonradan eklediğim ölçüleri değiştirmeyi bir türlü beceremedim. Bir süre yardım dosyası okumam gerekecek gibi ama programın parçaları çalabilmesi bu tür sorunları hemen unutturacak gibi geliyor bana.

Thoinot Arbeau

Geçen aydı heralde, işten eve gelirken şeytana uydum ve müzik dükkanına girdim ve soprano barok flüt için rönesans dönemi parçalardan oluşan bir kitap aldım. Kitabın ilk parçası Thoinot Arbeau’dan Pavane’dı.

Benim çaldığım düzenleme bu linktekinden bir kaç ton daha yukarıda. Parçayı öğrendikten sonra Thoinot Arbeau kimdir diye bir bakayım dedim. Gerçek adı Jehan Tabourot olan bir rahipmiş. Kullandığı isim de orijinal isminin anagramıymış ama nasıl bir anagram olduğunu açıkçası anlayamadım. 16. yüzyıl sonlarındaki danslar ile ilgili çalışmalar yapmış. Ayrıca astronomi alanında da bir çalışması (daha çok ay ve güneş hareketleri ve tarihleri değişken olan festivallerin tarihlerinin nasıl hesaplanacağı üzerine) varmış.

Rönesans müziği dinlemeyeli neredeyse otuz yıl olmuş. Üniversitede müzik tarihi dersinde bu konuyu biraz işlemiştik ve hocamız bize dinlememiz için CDler vermişti. Ne yazık ki o CDlerin adını hatırlamıyorum, çok güzel parçalar vardı içlerinde.

Servisle iletişim

Dün üç haftalık tatilimin son günüydü ve bütün günüm havaalanlarında ve tren istasyonlarında geçti. Bu sabah da doktor randevumdan sonra işe yürüyerek gittim. Kısacası tatildeki bütün dinlenmem son yirmidört saat içinde geçip gitti.

Büroya gelince bilgisayarımı açtım ve yokluğumda birikmiş işlere baktım. Bir elektronik posta kolay görünüyordu. Servisten gönderilmişti. Müşteri atılmış ürünlerin listesinin doğru çalışmadığını söylemiş ve bunu destekleyen beş tane fotoğrafı da postaya ekleyip göndermişti. Sorun çözülememiş ve benim dönmem beklenmiş.

İlk fotoğrafa bakar bakmaz ortada bir sorun olmadığını anlamıştım. Görüntü işleme birimi üründe kontaminasyon bulmuştu ama kontrol birimi de nedense ürünü atma yoluna gitmemişti, yani bu ürün gerçekten de satılmıştı. Bazen kontrol birimleri gerçekten de bilerek ya da bilmeden böyle ayarlanabiliyor. Ürün atılmadığına göre atılmış ürünler listesinde bulunmaması da çok normaldi.

Bunu servise yazdım ve kısa süre sonra bir başka posta geldi. “Bu fotoğrafları biz de böyle yorumladık ama müşteri de sistemin acemisi değil, büyük ihtimalle haklı olduğunu düşünüyoruz. Söyleyebileceğin bir şey var mı?”

Ben de tabii ki herkesin aklına gelebilecek cevabı gönderdim. “Müşteri bir iddiada bulunmuş ve bana bu iddiayla alakası olmayan bir şey göndermiş. Bu tür değerlendirmelerde nelere ihtiyacım olduğunu biliyorsunuz ve anlaşılan müşteriden onları da istememişsiniz. Şimdi ise o iddiayı değerlendirme şansım yok ama benden cevap bekliyorsunuz.”

Sonra bana okumam için bir backup gönderdiler. Log dosyalarındaki bazı yerler dikkatlerini çekmiş. Oraların normal şeyler olduğunu söyledim ama log dosyalarının neresinin ilginç olup olmadığını anlatmayı bir an aklımdan geçirmiş olsam da anlatmamaya karar verdim. Log dosyalarının kesin bir yapısı yoktu ve kafa karıştırmaktan başka bir işe yaramayacaktı.

Bu cevaptan sonra anlaşılan servis de bezdi de o zaman backup dosyalarını okumama gerek olmadığını söylediler. Böylece tatilden sonraki ilk iş günümde biraz olsun dinlenmeyi başarabildim.

Korku

Hatırladığım en eski korkum karanlıktan korkmamdır. Küçükken tuvalete yalnız bile gidemezdim, her seferinde kardeşimi de kaldırırdım. Artık ayrı ülkelerdeyiz, böyle bir lüksüm kalmadı. Hala geceleri tuvalete giderken yol boyunca ışıkları açarım. İşim bitince de ters sırada ışıkları kapatırım ama şimdi bile bu sırada adımlarımı hızlandırırım.

İlkokul sırasında turşucunun evinden amcam ve komşuları Nuri amcanın bahçelerinde yaptırılan yeni apartmanın üçüncü katına taşınmıştık. İlk kez karanlık merdivenleri olan bir yerde yaşayacaktım. Merdivenlerin ışığı zamanlı otomatik devreyle çalışıyordu, yani ışıkları yaktıktan sonra koşmam gerekiyordu. Işıklar sönmeden düğmeye basmak zamanı uzatıyor muydu bilmiyorum ama her seferinde ara katlardaki düğmelere de basardım.

Bu evde beni merdivenlerden daha çok korkutan bir şey daha vardı. O da bodrumdu. Bodrumun ışığı otomatik değildi. Yani ışığı elle kapattıktan sonra karanlıkta koşmam gerekiyordu. Normal yerlerdeki karanlık korkuma neden olan şey neydi bilmiyorum ama bodrumdan korkmama sebep olan şey dedemin hayaletiydi. Dedem kendimi bildim bileli hastaydı. Gırtlak kanseri. Gırtlağında bir delikle yaşıyordu. Buna yaşamak denirse. O gırtlaktan sürekli iğrendiğim sıvılar çıkardı ve bezlerle temizlenen bu sıvılar yanındaki bir çöp kutusuna atılırdı. Ben uzaktan buna dayanamazken o nasıl dayanıyordu hiç anlayamazdım. Bütün bunlara rağmen ölümü benim için çok ani olmuştu. Dedemin cenazesini de hatırlamıyorum ama benim için ruhu, dedem öldükten sonra kutsal kitaplar ne derse desin bizim evin bodrumuna taşınmıştı. Artık okula giderken ya da okuldan gelirken pasajdan, bahçeden ve bodrumdan geçen, gerçek bir doğru şeklinde olan en kısa yolu mecbur kalmadıkça kullanmadım. Hep B kapısının (donanmanın askeri kapısı) karşısındaki, kaymakamın lojmanının önünden geçen yolu kullandım.

Arada babamla bodruma indiğim olurdu. Kömürü bodruma taşırken ya da babam Cemil abimin PVC kaplama makinelerini yaparken ona yardım etmek için. Aslında yardım ettiğim söylenemezdi. Belki babamdan elektronik öğrenirim diye umuyordum ama ne teorik ne de pratik olarak elektronik öğrenmek kısmetimde yokmuş. Heralde babamın bile anlayamadığı bir durumdu. Ortaokul başından beri hiçbir dersimde bana yardımcı olamayan lise mezunu bu adamın elektronik bilgisi Boğaziçi elektroniği bitirdiğimde bile hala benimkinden çok çok ileriydi.

Yalnızca bir kere mecbur olmadığım halde bodrumda isteyerek biraz zaman geçirmiştim. Kısa bir süre önce amcamların evinde girişteki dolapta kuzenimin erotik dergilerini bulmuştum. Amcamların evi de sürekli açık olurdu. Aşağıda amcamın bakkal dükkanında biri olduğu sürece evde kimse olmasa bile kapı kilitli olmazdı. Ben de sık sık eve gidip gelirdim. Yine bir seferinde evde kimse yokken dolaptan bir dergi alıp okuyabileceğim bir yer aramıştım ve aklıma bodrum gelmişti. Bodrum kimsenin kullanmadığı bir yerdi. Işığı açıp kömürlerin yanında merdivenlerin en alt basamağına oturup dergiyi karıştırmaya başladım. Dergi demek o kadar ilginç gelmişti ki, dedemin hayaleti o gün bodrumda değildi. Birden bahçe tarafından kapının açıldığını duydum. Dergiyi kömürlerin üzerine atmaktan başka bir hareket yapamadım, donup kalmıştım. Pasajda kuaför dükkanı olan İlknur abla yanımdan geçti. Önce bana, sonra kömürlerin üzerindeki dergiye bir göz attı ve sonra bana gülümseyip devam etti. Ondan sonra ne olduğunu tam hatırlamıyorum ama dergiyi götürüp dolaba geri koydum sanıyorum. Orada bırakmamışımdır heralde. Eve de götürmemişimdir. Evet, evet, dolaba geri koymuş olmalıyım. Bodrumla ve dolayısıyla dedemin ruhuyla ilgili hatırladığım son anım da budur.

Bu yaşa geldim, hala yalnızken karanlıktan korkarım. Yalnız uyurken kabuslar görürüm ya da kabus görmekten korkarak uyuyamam. İlginçtir, kabuslarımda dedemi değil de babaannemi görürüm, oysa onunla ilgili çok ve güzel anılarım vardır. Belki de bir bahane bulup cenazesine gitmediğim için kendimi cezalandırıyorumdur ya da nasıl olsa korkacağım, bari sevdiğim biri korkutsun diye çabalıyorumdur.

Bana yapacakları şeyleri korkarak düşündüğüm o kadar şeye rağmen doktorlara, dişçilere gidiyorum ama bu basit korkumu belki tedavi edebilir diye bir psikoloğa gitmeyi şimdiye kadar hiç düşünmedim. İleride de gideceğimi sanmıyorum. Yoksa ben bu korkuyu seviyor muyum? Yok ya, o kadar da manyak değilimdir.

Ödev yardımları

Nadir de olsa arada sırada arkadaşlarım, tanıdıklarının, akrabalarının, olası kız arkadaşlarının ödevlerini yapmam için benden yardım isterler. Uzun zamandır bu ödevleri yapmıyorum, en fazla nasıl yapılacağını anlatıyorum.

Ortaokul boyunca resim ödevlerimi babam yapmıştı. Belki de diğer derslerde bana yardım edemediği için bunu yapmayı kabul etmişti, bilmiyorum ama bunun bana pek faydası olmadı açıkçası. Şimdi hiç önemi kalmamış birkaç takdir belgesi dışında resimle tanışmamı da yirmi otuz yıl geçiktirdi sadece.

Son olarak üniversitede programlama ödevlerimi Taşkın’a yaptırmıştım. O programlamada çok iyiydi ve ben bu konuyla hiç ilgilenmiyordum. Tabii ki aynı ödevi asistanların anlamayacağı şekilde iki değişik programla çözmek kolay olmadığından sonunda yakalandık ve ikimiz de bir ödevden sıfır aldık. Ben o dersi bıraktım sonra, yani final sınavına girmedim. Ertesi sene o dersin bütün ödevlerini kendim yaptım ve daha sonra da elektronik mühendisi olarak çalışmak yerine yazılımcılığa geçtim.

Daha sonraki yıllarda arkadaşlarımdan, akrabalarımdan ödevlerini yapmam doğrultusunda istekler geldi. Hayır diyemediğim zamanlardı. Her seferinde de aynı senaryo olurdu. Ödev için çok az zaman kalmıştır. Ödevde ne yapılacağı yardım isteyen kişi tarafından tam bilinmez ve konu uzmanlık alanım değildir. Yani sorularıma hep “yap bir şeyler işte” cevabını alırım. Ödev benim açımdan bittiğinde ve ödevi teslim ettiğimde olmuş mu diye sorarım ve asla bir cevap alamam.

Bir sefer, iki sefer bu kazığı yedim. Daha sonra ödev yapmamaya başladım. Başta da dediğim gibi en fazla nasıl yapılacağını anlatırım, gerisini kendi yapsın. Para karşılığı da olsa yapmam. Belki astronomik bir ücret karşılığı. Ucuza böyle sefillik bir daha yaşamak istemem.

Bu kadar akıl verdikten sonra dün ne yaptım peki? Bir arkadaşın akrabasının ödevini tabii ki. Çocuğun hangi bölümde okuduğunu bile bilmiyoruz. Bildiğimiz şeyler ödevin acıl yapılması lazım, çocuk programlamadan anlamıyor ve büyük ihtimalle konuyu da bilmiyor. İlk tepkim, “abi bırak çocuk bu dersten kalsın, vallahi herkes için daha iyi olur” demek oldu ama sonra yapılacak iş üç bilinmeyenli üç denklem çözen bir program olduğundan evet dedim. Kaygısızca, hiç ekstra enerji harcamadan, sadece o işi yapan bir program yazdım.

Artık hoca bu ödevi o çocuğun yapmadığını mı anlar, ya da ödevde istenen başka bir şey miydi, umrumda değil açıkçası. Bence hoca durumu çaksın diye yeterince ipucu bıraktım ama akademideki herkes de çok iyi olmak zorunda değil.

Ödeviniz, projeniz olursa yardım isteyin tabii ki. Eğer bildiğim bir alansa gaz ve toz bulutundan başlayıp her şeyi anlatabilirim. Ödevi yapılması gerektiği şekilde yapmam ama.

Üniversite sınavı

Lise sonla beraber etütler serisinin sonuna da geldik. Bir yıl önce iplemediğimiz üniversite sınavı birden hayatımızın merkezine çöktü. Hepimizin ailesi aynı bölümleri kazanmamızı istediğinden, diğerlerinden daha iyi olmalıydık. Bunun için herkes kendince en büyük problemleri gidermenin yollarını aradı.

Son sınıfta Fen Lisesi’nden ayrılıp normal bir liseye giderek orta öğretim başarı puanını yükseltmeye çalışanlar oldu. Bu planı uygulayanlardan birisi bir keresinde benim nöbetçiliğimdeyken okulu telefonla arayıp eski sınıf arkadaşlarından birini çağırtmıştı. Anlamadığı bir soruyu ona sormak zorunda kalmıştı. Bu örnek bu planın en zayıf noktasını çok iyi gösteriyordu bence, yatılı Fen Lisesi’nde her türlü problemi çözebilecek biri her zaman elinizin altında olurdu. Daha yüksek ortalama için bu imkanı feda etmek bana mantıklı gelmemişti. Ayrıca son sene matematik, geometri ve kimya dersleri sayesinde okul boyunca gördüğüm en yüksek not ortalamama da ulaşabilmiştim. Şimdi hala ortaöğretim başarı puanı diye bir şey var mı bilmiyorum ama diğer sorunlar için internet artık çok başarılı.

Daha alışıldık yöntem ise dersaneye gitmekti. Sanırım bunu hepimiz yaptık. Genelde dersaneler dönem başında bir sınav yapıp belli sayıda öğrenciye bedava ders imkanı veriyordu. Biz İzmit ekibi olarak orada bir dersaneye gittik ve parasız hazırlandık. Dersaneler ortalamada faydası oluyordur belki ama bana hiçbir etkisi olmadı. Sene başında kaç net yapıyorduysam sene sonunda da o kadar yapabildim.

Bunun dışında etütlerde her türlü test kitapları, her türlü problemler çözülüyordu. Kitapları aramızda paylaşıyorduk. Bazen sınav sistemine çok uygun olmayan test kitapları buluyorduk. Daha zor soruları içeren. Bunları çözmek uzun sürdüğünden insanın moralini bozuyordu genelde ama ne kadar soru çözersek o kadar kardır diyerek hepsini çözdük. Bazen de yanlış sorularla boşu boşuna zaman harcadık.

Yıl sonuna doğru bazı derslerde hocalarımız deneme sınavları yaptı. İki tanesi aklımda kalmış. Biri eddebiyat dersinde yaptığımız deneme testiydi. Bütün soruları eleme usulü yazı turayla cevaplamıştım. Diğeri de sentetik geometri dersinde Ahmet hocamızın yaptığı matematik testiydi. Her sorunun çözümü uzun sürüyordu ve yetiştirememiştik. Bir sonraki derste soruları çözerken bu soru daha kısa yoldan nasıl çözülür diye soranlara hocamız bu soru böyle çözülür demişti. Daha kısa yol gibi bir derdimiz olmasını anlamsız bulmuştu. Ayrıca zaten soruların çözümünün en kısa yolunu göstermişti bize. Daha bunu anlayamamıştık ama seneye ülkenin en iyi bölümlerine girecektik.

Bütün bunların yanında ben biraz farklı bir yol izlemiştim. Senenin ilk etütlerinin birinde o yılki sınavı aldım ve çözmeye çalıştım. Henüz test yönteminin gerektirdiği hıza hakim değildim ama sorular zor değildi. Sonra elde ettiğim sonuca göre küçük bir hesap yaptım. Birinci tercihimi kazanmak için her bölümden 48 net yapsam yetebilir dedim. Önümde daha bir yıl vardı ve bu netleri biraz artırabilirdim. Daha matematikte öğrenmediğimiz türev integral konuları vardı. Edebiyatta da açığımı biraz kapatabilirdim belki. O an elektroniği kazanacağıma inanmıştım. Sonra etrafıma baktım ve en az benim kadar iyi bir sürü öğrenci gördüm. Hepsi de şimdiden hedefine odaklanmış bir şekilde çalışıyordu. Böylece şansımı artıracak son taktik de kendiliğinden ortaya çıkmış oldu. Yapmam gereken tek şey aynı sınava girecek bu zeki rakiplerimin hazırlanmasını engellemekti ve bir yıl boyunca etütleri sabote etme stratejisini uygulamaya başladım. Her etütte eğlenceyi ön plana aldım. O yıl Boğaziçi Elektronik bölümüne bizim sınıftan başka kimse giremediğine göre planımda başarılı olmuştum.

Dersane reklamları

Lise ikinci sınıftaydık. İstanbul dersaneleri okula gelip seneye üniversiteye hazırlıkta neden kendilerini seçmemiz gerektiğini anlatmışlardı. “Hayatımızı belirleyecek sınav.” “En başarılı dersaneler.” “Sınavı kazanma garantisi.” Giderken de bize bir sürü broşür bıraktılar.

O akşam etütte boş boş oturup ne yapsak diye düşünürken biri elindeki broşürü katladı. Sonra uçları uzun kenara doğru bir kere daha katladı. Birkaç katlama sonra işin sonunun nereye varacağını anladık ve biz de katlamaya başladık. Birkaç dakika sonra sınıfta çok değişik uçak modelleri uçmaya başlamıştı. Sonra uçakları yarıştıralım dedik ama sınıflar standard bir Fen Liselinin katladığı uçaklar için çok küçüktü.

Pencereyi açtık okulun arka tarafına doğru uçakların süzülmesini seyretmeye başladık. Dersaneler o kadar çok broşür getirmişti ki hava karardıktan sonra nereye gittiğini görmememize rağmen hala uçak uçuruyorduk.

Anlaşılan okul idaresi neler olup bittiğini farketmiş ve okulun arkasındaki bütün uçakları bize karanlıkta toplattı. Sabaha kadar bekleseler ne olurdu ki? Fen Lisesi’nde mantık aramayı çoktan bırakmıştık zaten ama asıl mantıksızlık dersanelerdeydi. Üniversite sınavı gibi bir dertleri olmayan ergen çocuklara neden o kadar çok broşür veriyorsunuz ki?

Kütüphane

Hayatım boyunca sık sık gittiğim bir ibadethane varsa o da kütüphanedir. Her dönemde de değişik dinleriyle, ayrı mezhepleriyle ilgilendim. Öyle de dönek bir dindarım.

İlkokuldayken Gölcük halk kütüphanesi Atatürk heykelinin hemen arkasındaki bir binanın ikinci ya da üçüncü katındaydı. O kütüphanede adını yanlış hatırlamıyorsam Yaman Çocuk diye bir dergiyle tanışmıştım. Koca koca ciltleri vardı. O ciltlerde en sevdiğim dizilerse Hulk idi. Hani şu yeşil canavar. Bir de tabii ki 1001 gece masalları. Ona da başlamıştım. İlk cildini bitirememiştim ama bayılmıştım. Biri bitmeden diğerine başlanan masallar. Sanırım o basımda erotik kısımlar çıkarılmıştı ya da ben onları anlayacak yaşta değildim. O zaman bu masalları bir gün okumaya karar vermiştim ve yıllar sonra bir gün Türkiye’ye tatil için geldiğimde sekiz cilt halinde yeniden basıldığını öğrendiğimde hepsini almıştım.

Ortaokul sırasında okulun kütüphanesine sadece iki kere gitmiştim sanıyorum. O da son sınıfta bir bilgi yarışmasına hazırlanmamız için öğretmen tarafından gönderilmemiz sonucunda. Kütüphanede sadece Özer’le satranç oynadığımı hatırlıyorum ve bilgi yarışmasında yan sınıf bizi ezip geçmişti.

Lisede de okulun kütüphanesine birkaç defa gittim sadece ama o seferlerde inanılmaz kitaplar buldum. Bir tanesi son sınıfta aldığımız sentetik (analitik değilse sentetik olmalı diye o ismi vermiştik sanırım) geometri dersi konularının anlatıldığı ingilizce bir kitaptı. O kitaba öyle hayran kalmıştım ki daha sonra kitabı tamamen fotokopi çektirdim ve Almanya’ya getirdim. Şu sıralar onu okumasam da o kitabın yakınlarda olduğunu bilmek bana hep iyi gelmiştir. Diğer harika kitap da bir biyoloji kitabıydı. Biyoloji lise boyunca hep en uzak olduğum bilim dersiydi. Eğer sıralarsam Kimya, Matematik, Geometri, Fizik ve Biyoloji derdim. O kitabı üniversite sınavına hazırlanırken hormonlar konusuna çalışmak için almıştım. İngilizce bir kitaptı ve daha ilk sayfalarda kitap beni büyüledi. İnsan vücudunun bu kadar mantıklı olduğunu bilmiyordum, biyolojinin bu kadar güzel anlatılabileceğini de. Hatta oradan öğrendiğim üç kuruşluk hormon bilgisiyle doktor kuzenimle bu konuları konuşmaya başlamıştım. Sınav için işe yaramadı ama biyolojiyle barıştım. Kitabı iki yıl daha önce bulsaydım belki de şimdi doktor … Ha yok, ben kan görmeye dayanamadığım için doktor olmak istememiştim.

Üniversite kütüphanesi benim için Kabe gibiydi. Derslerden çok oraya gitmişimdir. Yunan, Roma ve Kuzey mitolojilerinde üç kere hatim indirdim. Hatta kimya laboratuvar asistanı elimdeki mitoloji kitabına sulanıp, kitabı uzatmamı engellemekle tehdit ettiğinde kitabı bitirene kadar kütüphaneye getirmedim. 1971 – 1972 yıllarının meşhur satranç dergilerini hayranlıkla okudum. Bir tanesi “Fisher did it!” başlığıyla çıkmıştı ve adaylar turnuvasında rakibini 6-0 yenmişti. Bir başkası da “Fischer did it again!” başlığını taşıyordu, yine 6-0 kazanmıştı. Yapay sinir ağlarıyla ilgili makaleleri hayranlıkla okurken acaba neocognitronları programlamak için nasıl bilgisayarlar kullandıklarını merak ettim.

Yazın Gölcük’te kaldığım zamanlarda gündüzler futbol oynamak için çok sıcak olduğundan pek bir şey yapamazdık. Bir kere gezerken, gezmek de denemez ona ya, giderken demek daha doğru olur heralde, parkı geçtikten sonra kurumuş dereden sonra mı önce mi hatırlamıyorum ama, bir kütüphane gördüm. Halk kütüphanesi yıllar sonra oraya taşınmıştı. İçeri girdim, oturdum ve raftan bir roman alıp okumaya başladım. Pearl Buck’ın bir kitabıydı, adını bilmiyorum artık ama Çin’de geçen bir romandı. Daha sonra orada birkaç Pearl Buck romanı daha okudum. Hepsi Çin’de geçiyordu. Kitapları okurken arada ödevlerini yapmaya çalışan çocuklara yardım ediyordum ama kütüphanedeki görevli dışındaki tek yetişkin olmam onları da rahatsız ediyordu heralde ki biraz çekiniyorlardı.

Almanya’da da halk kütüphanelerine gittim. Sanatla ilgili kitapları okudum, denedim ve beceremedim ama yine denedim.

Kütüphaneler şimdi internet çağına ayak uydurmaya çalışıyor. Ben de yaşım nedeniyle daha az gidiyorum kütüphanelere, ibadetlerimi daha çok evden yapıyorum. Genesis kütüphanesi ya da Gutenberg projesi çoğunlukla işimi görüyor. Geçenlerde artık çok yer kapladıları için garajdaki ve bodrumdaki kitaplarımın bir kısmını bağışlamak için şehir kütüphanesine sormaya gitmiştim. Dışarıdaki kutuya koyun, isteyenler alsınlar, bizim yerimiz yok diye cevap vermişlerdi. O zaman kızmış ve geri dönmüştüm ama şimdi bu kitaplar burada duracağına okumak isteyen birilerine gitseler daha iyi olacak diye düşünüyorum.