Basit bir ispat

Fen Lisesi ikinci sınıfın ilk edebiyat dersinde Yasemin hoca bu yıl kendimizi nasıl hissettiğimizi sormuştu. Ben de ayağa kalkıp, sıranın arkasına yaslanarak “İlk seneyi atlattım, artık bana bir şey olmaz heralde” gibi bir cevap vermiştim. Yatılı okula uyum sağlamıştım, dersleri sorunsuz geçmiştim. Bütün beklentileri karşılamıştım. Kendi beklentilerimi. Merak ettiğim bir şey vardı ama, acaba burada aldığım öğretim diğer okullardan gerçekten farklı mıydı? Matematik ya da Fen olimpiyatlarına gidebilen arkadaşlar kadar yetenekli değildim. Bilimsel projeler yapabileceğimi de sanmıyordum. Öyle ortalama bir öğrenciydim. Ayrıca bu sorunun cevabını da kolay yoldan, kısa sürede öğrenmek istiyordum.

Bir akşam etüdünde herkes ertesi günkü derslere hazırlık yaparken, Kürşat, Özgür ve ben artık nasıl sıkıldıysak bir ispat yapalım dedik. Derslerde sürekli ispatlar öğreniyorduk ama kendi başımıza bir şey ispatlamayı hiç denememiştik ve bunu yapabilip yapamayacağımızı da bilmiyorduk. Seçeceğimiz problem daha önce görmediğimiz bir şey olmalıydı. Yanlış hatırlamıyorsam aynı düzlemde N adet doğrunun o düzlemi en fazla kaç parçaya ayırabileceğinin formülünü bulmaya karar verdik.

Hep beraber çözüm yolları arıyorduk. Biri bir yol önerince diğerleri eksik kaldığını düşündükleri yerleri sorguluyordu. Ancak herkes ikna olduktan sonra bir sonraki adıma geçiyorduk. İlk etüt bittiğinde henüz cevabı bulamamıştık ama heyecandan ertesi günkü dersleri, ödevleri unutmuştuk bile. İkinci etütte ispatımıza aynı yöntemle devam ettik. Hiçbir şeyi atlamadığımıza inanıyorduk. Sonunda aradığımız formülü bulduk. İspatı doğru mu yaptık bilmiyorduk ama bizi kendi kurallarımıza göre ikna eden bir eser yaratmıştık.

O gün anladım ki o derslerde düşündüğümden daha fazla şey öğrenmiştim ve artık bana gerçekten bir şey olamazdı.

Bu üçlü, okul boyunca bir daha ispat yapmadı, gerek de kalmamıştı zaten.

Kayseri Fen gezisi

Lise ikinci sınıftaydım. Fen Lisesi turnuvası için Kayseri Fen’e trenle gidiyorduk. Evet, bu tren de Ankara’dan geçti ama bu o Ankara treni değil. Ankara treninde olan Ankara treninde kalır. Tam hatırlamıyorum ama heralde Haydarpaşa’dan binmişizdir trene. Normal bir yolculuk oluyordu. Daha İstanbul’dan çıkmadan trende bir söylenti çıktı. Karşı istikametten gelen bir trenden biri bizimkilerin üzerine tükürmüş. O zamanlarda trenler hareket ederken camları açılabilir, kafalar o camlardan çıkarılabilirdi. Hatta kapılar bile açılabilirdi. Neyse ki kafalar tokuşmamış.

Yol boyunca başka neler oldu pek hatırlamıyorum. Zaten o turnuvaya gitmeyi pek istemiyordum. Ne kadar uğraştıysam da Akif hocayı vazgeçiremedim ve satranç takımı olarak ben de kafileye katılmak zorunda kaldım. Ankara’dan sonra yolun çok daha uzun sürdüğünü hatırlıyorum. Sanki Erciyes’in etrafında bir tur attık gibi gelmişti bana. Akşama doğru Kayseri Fen’e vardık. Bizi arka tarafta bir yatakhaneye götürdüler. Tuvalet kağıtlarının olmadığını hatırlıyorum. Yatakhanede yapılacak bir şey olmadığından aşağıya indik. Yanımıza da içecek bir şeyler aldık ama şişeleri açmak için bir şey almamışız. Şimdi bir sene sonra bu insanların üniversite sınavında derece yapacağına kim inanır ki? (Spoiler: Hiçbirimiz yapamadık). Heralde Kayseri’de bize tribüşon filan dağıtacaklarını hayal etmiştik. Peki bu durumda ne yaptık? Fen Liseli zehir gibi çocukların bu sorunu kolayca hallettiğini düşünebilirsiniz. Tabii ki haklısınız. Şişelerin ağızlarını taşla kırdık. Bu yazıyı okuyanlara küçük bir uyarı yapayım. Böyle bir şeyi sakın yapmayın. Evde de yapmayın, yalnızken de yapmayın, Fen Liseli arkadaşlarınızla da yapmayın. Şansa kimse cam parçaları içmedi de bir de doktor filan aramak zorunda kalmadık. Hep derim, Allah kimseyi susuzlukla sınamasın.

Ertesi gün spor karşılaşmaları başladı. Satranç maçları öğleden önce başlıyordu ve benim ilk rakibim yanlış hatırlamıyorsam Gaziantep Fen’dendi. O sırada diğer dallarda da maçlar oluyordu. İlk maçımı çok zorlanmadan kazandım. Maç bittikten sonra bizimkileri aramaya çıktım ve o sırada Akif hocanın da beni aradığını gördüm. Öğle yemeğini kaçırdığım için bana harçlık verdi ve otobüsle peribacalarını görmeye gideceğimizi, hazırlanmamı söyledi. Otobüsle eğlenceli bir yolculuktan sonra peribacalarını gezdik. Hatırladığım şey, o kumlu zemin için hiç uygun ayakkabılarımın olmadığıydı. Heralde kimsenin uygun ayakkabısı yoktu ama benimkiler çok kötüydü. Hafif eğimli yerlere bile çıkamadım. Bazıları o bacalara içeriden tırmanmayı düşündü ama ya sıkışıp kalırsak diye vazgeçtiler.

Akşama doğru da müsabakalar oldu. İlk akşam sanırım kızların maçı vardı ve orada şeftali ağaçları şeklinde bir tezahürat denemesi de yaptık. Güzelim tezahürat maçı kazanmamıza yetmedi. Akşam yemeğinden sonra fen lisesi turnuvalarının asıl amacı olan kaynaşma çalışmalarına başladık. Yani müzik. İlk gece ve gündüz neler yaptıysak artık, insanlar bizden çekiniyor gibiydi. Biz yine de çalıp söyledik. Zaten bizim felsefemiz daha çok turnuva bahane, müzik şahane idi.

Ya o akşam ya da ertesi sabah bize bir uyarı geldi. Okul yönetimi, bizimki değil, giyim kuşamımızdan rahatsız mı olmuştu ne, daha ciddi giyinmemizi istiyordu. Detaylarını pek bilmiyorum, benim öyle şeylerden haberim olmazdı zaten. Neyse işte, bu bizi çok kızdırmıştı ve kahvaltıya hep beraber şortlarla gitmeye karar verdik. Neden bilmem ama benim bile yanımda şort vardı. Dediğimizi de yaptık.

İkinci gün rakibim Kayseri Fen şampiyonuydu. Açılışta bir piyon kaybetmiştim. Bu dezavantajla saatlerce mücadele ettim. Artık gözetmen hoca da gitmişti, sadece ikimiz kalmıştık. Nasıl olduysa oyunu iyice karışık bir hale getirip taktiklerle kazanmayı başardım. Sanırım yedi saat filan oynadık o gün. Tabii ki öğlen yemeğini yine kaçırdığımdan Akif hocadan yine harçlık aldım. Bu turnuva benim için karlı olmaya başlamıştı. O günkü diğer müsabakalarımızı kaybettikten sonra akşam yine çemberimizi oluşturduk ve çalıp söyledik. Bu sefer diğer liseler de katıldı bize.

Son gün finali Ankara Fenliyle oynayacaktım. Oyunlarını çok çabuk kazanmıştı ve yaptığı açılış hakkında hiçbir bilgim yoktu. Erken gidip biraz o açılışa çalışayım dedim. O sırada Kayseri Fen’in hocası geldi ve dünkü maçı sordu. Ben de kazandığımı söyledim. Adam çok şaşırmıştı. Öğrencisinin üstün olduğunu ve o pozisyonda nasıl kaybettiğini anlamadığını söyledi. Tahtayı kurduk ve pozisyonu analiz etmeye başladık. Bir yerde şimdi şu hamleyi oynasa ne olurdu diye sordu. O hamleden sonra bir vezir bir de kale feda ederek mat ettim. Sonra o pozisyona geri aldık ve başka bir hamle denedi. Bu sefer de iki kale feda ederek mat ettim. Pozisyon çok açıktı ve biz o pozisyona gelene kadar saatlerce oynamıştık ve yorgunduk. Sonra başka bir hamle yaptı ve bu sefer kazandı. Gödün mü kazanç durumuymuş dedi. Ben de evet yüzde otuz üç olasılıkla dedim.

Sonra Ankara Fen Lisesi şampiyonuyla maça başladık. Her zamanki açılışını yaptı. Bu açılışa hala bir cevap bulamamıştım. Daha üçüncü hamlede filan garip bir hamle yaptı. Neden bu kadar zayıf bir hamle yaptığına anlam veremedim. Bunun üzerine tempo ile saldırıya geçtim ve daha beşinci hamlede vezirini kaybetti. Açılışın hakkını vermemişti ama artık rahatlamıştım. Kazanmam garantiydi artık. Bir sene sonra meşhur Ankara treniyle Ankara Fen’e gittiğimzde orada Bora ile maç yapmıştım ve o berabere bitmişti. Asıl Bora’yı göndermeleri gerekiyordu Kayseri’ye. Böylece turnuvayı kazanmış oldum ama heralde oyun kalitesi açısından Kayserilinin hakkıydı bence, şansım yaver gitmişti.

Son gün maçlarımızı da kaybettikten sonra ödül töreni yapıldı. Herkes okulunun eşofmanlarıyla filan törene gelmişken, ben kazak artı kumaş pantolon ile dikildim öyle. Ya tabii ki benim de eşofmanım vardı yanımda ama düşündüm ki, bana iki beden büyük olan eşofmanla maymun gibi gözükeceğime kazakla maymun gibi gözükeyim. Sonradan gördüğümüz üzere hediyelik eşya satılan yerlerden aldıkları birincilik kupasını aldım ve dönüş yolculuğuna çıktık.

Otobüsle Kayseri merkeze indik. Orada topluca yemek yiyelim dedik. Bütün kafile bir restorana girdik. Yedik içtik. Bu arada hesabın ne kadar geleceğini filan da hesaplıyoruz. Tam kalkalım artık diye düşünürken garson tatlı da ister misiniz diye sordu. Hesaba yetecek kadar paramız var mı yok mu bilmeden evet dedik. Tatlıları da yedik. Sonra hesabı vermek için kalktık kasaya doğru ilerledik. Bir de baktık ki kasanın önünde tanımadığımız epey bir insan hesap ödeme kuyruğunda. Bunun üzerine kuyruğa girmeden dışarı çıktık. Dışarı çıktık ama içimizde bir kuşku, bir korku var. Heralde hesabı Arif hocaya takacaklar diye düşünüyoruz. Birazdan başka bir grupla Arif hoca belirdi. Hocam bir sorun çıktı mı diye sorduk. Yoo, ne sorun çıkacaktı ki diye sordu. Arif hocayla rahat konuşabilirdik, ona durumu anlattık. Ha, rahat olun, ben de bir kola soktum dedi. Gülmeye başladık. En son Akif hoca çıktı. Ona da sorun var mı diye sorduk, o da hiç sorun çıkmadı dedi ama fıkraların Kayseri’sinde esnafa komple hesap sokmak bana hala pek gerçekçi gelmiyor. Heralde Akif hoca pisliğimizi arkamızdan temizlemiştir.

Sonra oradan otobüse bindik ve İstanbul’a geri döndük. Ertesi gün, otobüste uyuyamadığım için yorgunluktan derslerin bir kısmına katılmadığımı hatırlıyorum. Kayseri’de kazandığım kupayı okula vermedim. Gölcük’te evde duruyordu. 17 Ağustos 1999’a kadar.

İlk dersler

Lisedeki derslerin çoğunu hatırlamıyorum. Tabii ki hangi konuları öğrendiğimizi kabaca biliyorum ama o konuları ne zaman gördüğümüzü en iyi ihtimalle bir yıla eşleyebilirim, hangi dönem olduğunu bile çıkaramam. Bazı derslerde sınav olup olmadığımızı bile hatırlamıyorum. Bir taraftan o dersten geçtiğime göre bir şekilde en azından geçer not almış olmalıyım diye düşünürken diğer taraftan o geçer notu ne şekilde almış olduğumu hatırlayamamak çok garip bir his. Örneğin din dersinde yazılı sınav olduğumuzu hatırlıyorum, çünkü kopya çekmeye çalıştığım bir sahne var kafamda. Ön sıradaki arkadaştan sıranın altındaki kitabı bana uzatmasını istiyorum. Kitabı veriyor mu vermiyor mu seçemiyorum ama. Orada görüntü iyice bulanıklaşıyor. Coğrafya dersinde sözlüye kalktığımı ve hatta bu sözlüde iyice çuvalladığımı hatırlıyorum. Öyle kötüydüm ki hoca bana soru soracak birisi var mı diye sınıfa sormuştu ve Hale de okyanusları saymamı istemişti. Saymıştım ama hocanın emin misin sorusuna pek de emin olmayan bir evet cevabı verdiğimi hatırlıyorum. Bu sözlü notuyla geçmiş olamam ama yazılı sınav hiç hatırlamıyorum. Tarih dersinde yazılı sınav olmuştuk. Bunu hatırlıyorum, hatta bu sınav o kadar kötü geçiyordu ki hoca sınavın sonuna doğru kendisinden kopya çekeyim diye tarihi iyi olan birini yanıma oturtmuştu. Tabii bu benim varsayımım ama açıkçası aklıma daha mantıklı bir açıklama gelmiyor.

İki dersin ilk dersini ise hatırlıyorum. Daha doğrusu biri ilk ders, diğeri de ilk konu olmalı. İlk hafta üst sınıflar bize bu yılın en zor dersinin kimya olacağını söylemişlerdi. Zor deneyler, anlaşılmaz kavramlar falan filan. Bu sorunları o kadar kafama takmamıştım, çünkü ortaokulda da kimya bana zor gelmişti. Özellikle bütün formüllerin verilmesine rağmen bir elektrokimya deneyinin protokolünü hazırlamayı hiç becerememiştim. Şimdi ne kadar daha zorlanabilirdim ki? İlk erste hoca sınıfa çok basit bir şey sormuştu. Yüz mililitrelik bir çözelti nasıl yapılır? Soru çok basit ama bu şekilde sorulunca oldukça soyut bir soru. Hiçbirimizin deney tüpü, kimyasal madde tecrübesi yok. Herkes deney tüpüne yüz mililitre su koyarız, üzerine kimyasal maddeyi ekleriz diyordu. Hoca da hayır diyordu. Dersin sonuna doğru parmak kaldırıp, ki bu benim o yıllarda hiç yapacağım bir şey değildi, önce tüpe kimyasal maddeyi koyarız sonra yüz mililitre olacak şekilde su ekleriz dedim. Hoca doğru sayılır, daha iyi bir yolu var ama dedi. Önce kimyasal maddeyi koyarız, sonra biraz su ekleyip maddeyi çözeriz ve daha sonra yüz mililitreye tamamlayacak şekilde su koyarız. Eğer bu soruyu laboratuvarda deney tüpü ve kimyasal maddeyle sorsaydı eminim herkes en fazla bir denemeden sonra doğru çözümü bulabilirdi ama kafada, deneyden önce bu sonuca ulaşmak hiç kolay değil. Deneme kolay, yanılma yok. Sadece başka bir beyinden yanlış diye bir cevap geliyor. Tek geri besleme bu. Neyin neden yanlış olduğu bilinmiyor. O zaman bir sonraki hayali deney de aynı şekilde yapılıyor. O günden sonra kimya sevdiğim bir ders oldu.

Diğer hatırladığım ilk konu da matematik dersindeki önermeler mantığı konusuydu. O dersi nasıl işlediğimizi hatırlamıyorum ama önermeler mantığını bir daha unutmadım. Neden unutmadığımı bilmiyorum ama. Lise sırasında çok kullandığımı sanmıyorum ama daha sonra ne zaman ihtiyacım olduysa hemen elimin altındaymış gibi kullanabildim. Belki de çok basit olduğundan ya da bana öyle geldiğinden. Matematik de okulda becerebildiğim ve daha sonra büyüsünden kurtulamadığım bir alan oldu. Hiçbir işime yaramayacak olsa bile anlamak istediğim bazı alanları var ve yavaş yavaş bunları öğreniyorum.

Lego EV3 ve Micropython

Çocuklara yıllar önce aldığım lego robotla neler yapabilirim diye düşünürken internette yaptığım bir arama sonucunda Micropython diye bir programlama yüntemi olduğunu gördüm. Evde Linux bilgisayar kullandığımdan orijinal programlama ortamını kullanmayı düşünmüyordum ama bu ilginç geldi. Ayrıca Lego’nun sayfasında da bu programın desteklendiğini okudum ve hemen denemeye karar verdim.

İlk önce tabii ki eski pilleri kontrol ettim. Eneloop pro piller kontrol biriminin içinde duruyordu ama şarj aletini evde bulamadım. Belki de bodrumdaydı ama aramaya da üşendim ve yenisini sipariş ettim. Şarj aleti gelene kadar da micropython için gereken SD kartı bu sayfada anlatıldığı gibi hazırladım. Pilleri şarj ettikten sonra bu sayfadaki örnek programları yapıp denemelere başladım. Visual Studio Code eklentisi oldukça iyi çalıştı. Tek sorun USB bağlantısının kısa süre sonra kendiliğinden kopması. Yine de python ile programlamanın bloklarla çalışmaktan çok daha kolay olacağına inanıyorum.

Bu yılın denemeleri

Bu sene ektiğim bazı çiçekleri bahçeye çıkardım sonunda. Burada havalar hala soğuk ama iyi uyum sağladılar gibi görünüyor. Soğuk havanın yanındaki diğer tehlike de sümüklü böcekler. Genelde ektiğim çiçekleri yemeyi çok seviyorlar. Geçen seneden kalan bir çiçeğimi neredeyse komple yediler. Yeni ektiğim çiçeklerle pek ilgilenmediler ama.

Kudret narı

Kudret narının iki tohumunu içerde, diğerlerini de dışarıda. İçeridekilein ikisi de çimlendi ve birini bahçeye aktardım. Şimdilik orada iyi idare ediyor gibi görünüyor. İçerdekini de ne olur ne olmaz diye bekletiyorum hala.

Cosmos bipinnatus

Bunlar da çabucak çimlendi ve ilk parti bahçeye uyum sağladı gibi gözüküyor.

Bahçede de hafif hafif çimlenme başladı ama çok fazla ve işaretlemeden tohum ektiğim için neyin ne olduğunu henüz bilmiyorum.

Laz tamirci

Evde bir sürü jaluzi var ama bir tanesi sürekli bozuluyordu. Motorlu bir şey de değil. Bildiğimiz mekanik, elle çekilen bir halatı olan basit bir şey. Nedense hep bu bozuluyor ama. Sonunda kapının üzerindeki bölmeyi açtım ve sorun nerede diye bakayım dedim. Halat normalde sarılması gereken diskten çıkmış ve sıkışmış, böylece bütün jaluzinin hareketini de engellemiş.

Tabii ki düğümü çözmek kolay diye düşündüm ve sıkışan halatı çekiştirmeye başladım. Halatın aksın etrafında defalarca dolanmış olması işimi iyice zorlaştırıyordu. Ayrıca bütün işi tek elle yapmam gerekiyordu çünkü olay yerine sadece bir elim sığıyordu.

İlk gece aksa dolanmış düğüm sayısını dörde indirebildim. Ertesi gün, bu sefer kalanı hallederim diyordum ki düğüm sayısının yediye çıktığını gördüm. Anlaşılır gibi değildi. Öncelikle orada bir düğüm oluşmasına bile imkan veremezken düğümlerin sayısının durup dururken artması hiç de hayra alamet değildi. Ertesi gün devam ederim diye işi orada bıraktım.

Ertesi gün çocukların da yardımıyla düğüm sayısını biraz da azalttım ama halatın pozisyonu gördüğüm kadarıyla imkansız bir şekildeydi. Yanı normal sarılmış bir durumdan bu konuma nasıl gelmiş olabileceğini çözemiyordum. Bu sırada yanlı bir hareket sonucunda jaluzinin lamellerini sola doğru kaydırabildiğimi gördüm. Bu da çalışmak için daha çok alan demekti ve halatı biraz daha bollaştırdım, şimdi halatın oluşturduğu halkaları birbirlerinin içinden geçirebiliyordum ama hala bütün düğümü çözmenin yolunu bulamamıştım. Bu sırada jaluzinin aksını yine yanlışlıkla hareket ettirirken olduğu yerden çıktığını da farkettim. Bu sayede halatı dolandığı yerden komple çıkarabildim fakat aksı yerine takarken ne oldu bilmiyorum, diske giren kısım yerinden çıktı. Çıktığıyla da kalmadı kayboldu. Evet, nerede olduğunu bilmiyorum. Bir ihtimal duvardaki bir delikten aşağıya düştü.

Bütün bu yazıdan da fark edileceği üzere jaluzi ve parçaları hakkında hiçbir bilgim yok. Bu nedenle düşen parçanın adını da bilmiyorum. Bilsem internetten sipariş verebilirdim. Şimdi jaluzinin son halinin fotoğraflarını çekip dükkanları gezmekten başka pek şansım kalmadı. Parçalar pek pahalı gözükmüyor ama anladığım kadarıyla standard da değiller. En iyisi pandemi yüzünden sokağa çıkma yasakları başlamadan hemen yarın gidip şansımı deneyeyim.

Bilgisayarlar satranç oynar mı?

Bu soru nereden aklıma geldi ki yine? Heralde okuduğum psikoloji kitabındaki akıllı Hans adlı atın gerçekte aritmetik işlem yapmadan insanları aritmetik işlem yaptığına inandırması hikayesi yüzünden oldu. Bu gerçek hikayede at sorulan işlemin sonucunu soruyu soran kişinin farkında olmadan verdiği vücut dili işaretlerinden buluyordu. Bu yöntemi kullandığı bilinmediği sürece gerçekten işlem yaptığı düşünülüyordu ve bu yüzden de akıllı lakabı takılmıştı. İşin sırrı çözüldükten sonra ise o kadar da akıllı değilmiş denmiştir heralde ama atın kullandığı yöntem bence çok daha ileri bir zekanın göstergesi olabilir.

Uzun bir süre, bilgisayar programlarının emekleme döneminde bilgisayarların satranç oynamadığı iddia ediliyordu. Programların yaptığı tek şey basit algoritmalar yardımıyla olası pozisyonları değerlendirmek ve en yüksek değerdeki pozisyona götüren hamleyi seçmekti. Bu değerlendirme hesabı da kolaydı. Figürlerin belli değerleri olurdu, kontrol edilen kareler, hareketlilik filan gibi faktörler de hesaba katılırdı. İnsanlar bu kadar fazla hesap yapmadan, daha stratejik oynadıklarından mı yoksa oynarken hissettikleri duygulardan ötürü mü bilmem ama programların satranç oynamadığını düşünürdü. Onların yaptığı matematiksel, algoritmik bir hareketti ve satranç bu şekilde açıklanamaz ya da açıklanmamalı gibi düşünülüyordu. Hala yaptığı hamlenin nedenini insanların anlayabileceği şekilde açıklayabilen bir program yoktur heralde.

Zamanla programlar gelişti. İnsanların kullandığı stratejilerin bazıları yavaş yavaş eklendi. Yaratıcılık dediğimiz sezgiye dayalı şeyler eklenemedi tabii ki. Sanırım bunun ne olduğunu bilinmediğinden nasıl programlanacağı da çözülemedi. Bunun yerine açılış ansiklopedisi ve oyun sonu veri tabanları eklendi ama. Böylece programlar oyun ortası kısmı hariç her yeri neredeyse hatasız oynayabilmeye başladı. Bir süre sonra bilgisayarların yeterince hızlanmasıyla insanın bu hesap gücü karşısında pek bir şansı kalmamıştı. Artık hedef yenilmemek olmuştu ki o da Kasparov’un Deep Blue’ya karşı kaybetmesiyle geçmişte kalmış oldu.

Programlarda yapılan son devrim de yapay zeka oldu. Artık bilgisayarlar yapay zekanın ihtiyacı olan performansı sunabilecek kadar hızlılar. Yapay zeka ile artık programlarla insanlar arasındaki oyun gücü farkı çok yükseldi. Hatta en son AlphaZero adlı program sadece kurallarla başlayıp kendi kendine oynayarak sadece bir gün içinde insanlardan güçlü, üç gün içinde de dünya şampiyonu programları yenebilecek seviyeye gelmeyi başardı. Bu bence ilginç bir adım oldu. Artık bilgisayar insanların programladığı stratejileri kullanmadan, kendi bulduğu stratejilerle oynuyordu ve anlaşılan bizim bulduklarımızdan çok daha güçlü stratejileri bulabiliyor.

Artık yapay zekalı programların bu hamleleri nasıl hesapladığını genelde bilmiyoruz. Aslında teknik olarak biliyoruz da heralde analizi anlayabileceğimiz hale getirmek pek mümkün değil. Oyunu sadece kurallardan öğrenebiliyorlar ve insanların programlara kendilerinden bir şey katmasına da gerek yok. Bu durumda bence en geç şimdi programların satranç oynadıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Belki oynarken bir şey hissetmiyorlar, ya da bir hamleyi neden yaptıklarını açıklayamıyorlar ama heralde bunları bir tür iletişim eksikliği olarak yorumlayabiliriz.

Peki başta sorduğum soruyu daha da genişletebilir miyiz? Örneğin en basitinden başlayayım. İnsanlar bilgisayarlara göre satranç oynuyor mu? Bu soru bilgisayarların umrunda değildir diyip geçebiliriz ama. Peki ya bilimler? Çok ileri bir uzaylı uygarlığı karşısında yaptığımız şeyler bilgisayarların kırk yıl önceki satranç oynama seviyesi gibi ilkel olamaz mı? O zaman bu uygarlık bizim için aslında fizik yapmıyorlar diyebilir mi? Deseler bile biz fizik yapmadığımızı düşünmeli miyiz?

Çekiç ve çivi

“Eğer sahip olduğun tek aletin çekiç ise her problem çivi gibi görünür.” Twain? Maslow? Kaplan? Kim demişse demiş. Doğru da demiş ama. Yazılım dünyasında hemen hemen her gün bu sözün gerçekleşmesine şahit oluyorum.

Ürettiğimiz makineyi ayarlamak için binlerce parametremiz var. Evet, tahmin ettiğiniz gibi bizim çekicimiz de parametreler. Geçen gün iki eleman yüksek gerilim kaynağı ile haberleşme protokolü üzerine tartışıyordu. Yeni protokol eski protokole de benziyor biraz. En azından ikisi de binary protokol. Yani insan tarafından okunmasına gerek olmayan, sadece makine için tasarlanmış bir protokol. Tabii içerikte de birkaç fark var. Neyse, elemanların biri “bu yeni bir alet, üretici farklı, kullanılan protokol de farklı. O zaman yeni bir protokol tanımlayıp diğerinden ayrı programlaman lazım” derken diğeri de “ama o zaman bir sürü kod yazmam lazım. Protokoller arasındaki farklar da çok değil, üç parametre ile bu işi halledebilirim” tezini savunuyordu. Bunun üzerine ilk eleman “öyle yaparsan ilk protokolü de değiştirmiş olursun, bu durumda eski güç kaynaklarını yine test etmemiz gerekir” şeklinde karşı saldırıya geçti. İkinci eleman da “sadece üç yerde değişiklik olacak. Onların testi de kolayca yapılabilir” diye karşılık verdi. Başka işlerim olduğu için bu tartışmaya pek dalmadım ama kendimi birinci elemanın düşüncesine daha yakın buluyorum. Schrödinger’in programları gibi programları sevmiyorum. Bir bakışta programın ne yaptığını anlamak isterim.

Bu hafta yine buna benzer bir tartışma oldu. Bu sefer işin ucu bana da dokunuyordu. Benim yazdığım modül de yapılacak değişikliklerden etkilenecekti. Kontrol birimi her gün belli bir saatte bana belli bir mesaj gönderece ve ben de bu mesaja göre belli bir işlem yapacağım. Bu işlemin sonucunu da kontrol birimine geri göndereceğim. Yani çok basit ve temel bir işlem. Daha önce de defalarca yapmışız. Tabii ki sorun şu: Harika bir proje yönetimi ve beklenmeyen aksilikler yüzünden bu işi yapmak için bir gün zamanımız kalmış. Problem, aynı anda üç değişik modülde değişiklik yapmak yerine bunu tek modülde değişiklik yaparak nasıl yaparız şekline indirgenmiş. Kontrol biriminin bana göndermesi gereken mesaja benzer bir mesajı zaten daha önce programlamış olduğumuz için bütün işi kontrol birimine yıktık. Bir süre sonra kontrol birimi programcıları bu mesajın aynı işi yapamayacağını buldu. Zaman da azalmıştı. Bunun üzerine yeni bir mesaj tanımlamak yerine (o zaman üç modülde değişiklik gerekecek) bir parametre kullanmayı (sadece bir modül etkilenecek) teklif ettiler. Görünüşe göre istenen çözüm de böyle olmalıydı ama parametrenin sorunu şuydu: Bu parametrenin anlamı ve yaptığı iş normal bir kullanıcı ya da servis elemanı için hiç de kolay anlaşılır bir şey değildi. Dolayısıyla ileride bir sürü gereksiz telefon görüşmesi gerekecekti. Sonuçta parametrenin yaptığı iş şu olacak: İlk modülün gönderdiği mesajın aslında başka bir mesaj olduğunu söyleyecek ve kontrol birimi de bu durumda bu mesajı eski mesajımıza uygun hale getirip (içindeki bir miktar bilgiyi atıp) gönderecek. İşin komik tarafı projedeki asıl plan işin sadece ilk modülde yapılmasıyken birden iş ikinci modüle, kontrol birimine, kaymış oldu. Hiç kimsenin hoşuna gitmedi ama başka türlü pazartesiye yetişmesi de mümkün değildi heralde. Bu arada, ben cuma günü işten çıktığımda kontrol birimi bu işi hala bitirememişti.

Parametrelerle bir çok şey yapılabilir, bir sürü problem çözülebilir ama burada tasarruf ettiğimiz zaman bize dokümantasyon, hata arama, elemanların eğitimi, kullanıcıların hayatını zorlaştırma şeklinde geri dönebilir. Sonuçta parametreler de bir tür programlamadır ve bu tür çekiçler kullanarak işi böylece bizden sonrakilere, yani hem kullanıcılara hem de bu sorunları düzeltecek programcılara bırakmış oluyoruz.

Evrimimiz

Genelde hep diğer canlıların ya da virüslerin mutasyonlarını kafamıza takıyoruz ama acaba bizim mutasyonlarımız neler yapıyor? Acaba ne yöne doğru evrimleştiğimizi düşünüyor muyuz?

Belki şikayet edip durduğumuz şeylerin bir kısmı evrim yolunda atmaya başladığımız bazı adımlardır. Örneğin yeni nesillerin çok dikkatsiz olması, bir şeye konsantre olamaması. Ya son yıllarda aşırı miktarda artan bilgiye karşı ortaya çıkan bazı mutasyonlar gelecek nesilleri aynı anda birden çok şey yapabilmeye yönlendiriyorsa? Mutasyonlar küçük adımlar olduğundan heralde hem bunları tespit etmesi zor oluyordur hem de yönünü anlaması zordur. Ne olursa olsun ilk anda normal karşılanmalarını da beklemiyorum açıkçası. Eğer beynimiz gelişmeye başladığında, mesela konuşmaya başladığımızda doktorlarımız, psikologlarımız olsaydı (daha ilkel versiyonları tabii ki) büyük ihtimalle kelimeleri kullanmaya çalışan ilk insanları hasta ilan ederlerdi.

Aklıma takılan başka bir soru da acaba insanlar arasında başka türler de oluşuyor mudur? Evrim açısından oluşmaması için bir neden yok tabii ki ama bilim insanları dışında böyle bir şeyi beklemiyoruzdur.

Lisede ya da orta okulda türleri öğrenirken aynı türde olma şartlarından birisi üreyebilmekti. Yıllar önce bir çift tanımıştım. Bu ikisi birbirlerinden çocuk sahibi olamıyorlardı. İşin ilginç tarafı ise ikisi de büyük ihtimalle herhangi başka birinden çocuk sahibi olabileceklerdi. Şimdi bu ikisi bu tanıma göre ayri türlerden miydi? Yoksa sadece bir hastalık mıydı? Eğer hastalıksa genetik bir hastalık heralde ve bu durumda ayrı türler olup olmadıklarını anlama kıstasımız nedir acaba?

Bu soruların cevabını çok merak etmedim. Daha doğrusu cevaplamaya çalışmadım çünkü bunlar bence ayrımcı, sınıflayıcı sorular. Bilim insanları tabii ki bu sorularla uğraşacaklar ama ben sosyal alanlarda bu sorular yerine daha kapsayıcı, daha türlerden bağımsız sorularla uğraşılması taraftarıyım. Durup dururken hayvanlara yaptığımız eziyeti bize yakın yeni türlere yapmaya gerek yok. Ya da yeni türlerin bize yapmasına!

Ürolog

Yarın sabah senelik kontrollere başlamak için yine ürolog randevum var. İlk olarak PSA değerlerini kontrol etmek için kan tahlili yapılacak. Değerlerimin yine yüksek çıkacağını düşünüyorum, şimdiye kadar hiç normal çıkmadı meret. Babamda da zamanında prostat kanseri çıktığından kırkbeş yaşını geçince rutin kontrollere başlayayım demiştim. Geçen sene gittiğimde yine aynı muayeneler yapılmıştı. İtiraf edeyim en rahatsız olanı ultrasondu. Ben tabii ki en naif halimle böbreğe bakar gibi ultrasonla bakacak sanıyordum. Meğer parmak yerine ultrason kullanılıyormuş. Neyse ki çok kısa sürdüğünden o kadar da sorun olmadı.

Ardından sonuçları öğrenmeye gittiğimde tabii ki PSA değerlerimin yüksek olduğunu ve bir kere daha kan tahlili yapmak istediğini söyledi. Bunda da değerler yüksek çıktı. İşi şansa bırakmamak için biyopsi yapmayı önerdi. Babamda olduğu gibi geç yakalanmaktan korktuğumdan bu müdaheleyi tabii ki kabul ettim. Doktorum siz narkozdayken bir de mesaneye bakalım dedi. Mesaneye nasıl bakacağını tahmin ettiğimden önce bir rahatsız oldum ama sonra narkozda olacağımı ve sonra eve gideceğimi söylediği için hesaplarıma göre bu müdahele en çok korktuğum şey olmayacaktı. Belki ikinci en korktuğum şey olacaktı. Daha önce narkoz almamıştım ve boğazıma bir hortum girmesi düşüncesi hiç hoşuma gitmemişti.

Ertesi hafta anestezistle randevum vardı. Bana neler yapılacağını o anlatacaktı. Gelmeden önce kalp ve kan tahlilleri de istedi. Gittiğimde bana tahlillerin sonucunu sordu. Ben de “tahliller burada, ben sonuçlarını bilmiyorum” dedim. Ben tahlil sonuçlarımı hiç merak etmem ki. Eğer ciddi bir şey olsaydı doktor bana söylerdi heralde. Bu yüzden her yıl sonuçlarını merak edip öğrenmediğim en az bir tahlil yaptırırım.

Anestezist neşeli bir adamdı. Gülerek anestezinin nasıl işleyeceğini anlattı. Maske ile ya da hortumla yapacaklarını söyledi. Umut ışığını gördüğüm gibi aradaki farkı sordum. Maske ile yaparlarsa hortuma gerek olmayacaktı. “Tamam, maske istiyorum” dedim. Maske ile sorun olursa hortum takmak gerekebilir diye olası komplikasyonları da anlattı ama maskeden sonrasını dinlemedim açıkçası. Hem ben uyurken hortumu istediği yerden sokabilirdi. Neden bilmiyorum ama diğer türlü yaparsa hortumu ben uyanıkken sokacaklarmış gibi bir fikir vardı kafamda. Neyse işte, nasıl olsa maske ile olacak diye daha fazla üstelemedim.

Ardından o gün neler yapamayacağımı filan anlattı. Ciddi kararlar vermemem gerekiyormuş. Dosyamda yazılımcı olduğumu görünce o gün program yazmamamı da tavsiye etti. Ben de nasıl olsa maskeli narkoz olacağından narkozsuz da çok farklı program yazmadığımı söyledim. Beraber güldük. Bu anestezisti sevmiştim.

Ertesi gün biyopsi saatinde gittim. Beni bir hemşire hazırladı ve ameliyathaneye aldılar sonra. Bacaklarımı metal bir alete yerleştirdim ve maskeyi ağzıma taktılar. Kaçta geriye doğru saydırdıklarını hatırlamıyorum bile ama sadece ilk sayıyı söyleyebilmiştim sanıyorum.

İşlem bitip de uyandıktan sonra işemem gerekiyormuş. İşemeden kimseyi salmıyorlarmış. Kanlı manlı biraz da yanmayla işemeyi başardım. Sonra eve geldim ve birkaç gün dinlendim. Sonuçları kafama çok takmıyordum. Acı çekmediğim sürece diğer hobilerimle ilgilenebilecektim.

Sonuçları öğrenmek için doktora gittiğimde doktor hemen iyi haberi verdi. Kanser yok. Güzel dedim. Kanser yok ama mesanede atipik hücrelere rastlanmış. Prostatta hiçbir sorun yokmuş, sadece iltihaplanmış. Patoloji atipik hücreler için florasan madde ile daha kapsamlı örnekler alınmasını tavsiye etmiş. Bunu da orada yapamıyorlarmış. Hastaneye gitmem gerekiyormuş. Tabii ki kafamda deli sorular da belirmeye başladı ama doktorum da bu sırada anlatmaya devam ediyordu. Heralde biyopsiden daha kapsamlı bir iş yapılacak. “Hastanede üç gün kalmanız gerekecek.” Neden üç gün? Biyopside hemen çıkıp gitmiştim. Heralde florasan maddeyle ilgili bir şey. “Yüzde seksen doksan bir şey çıkmayacak ama. Büyük ihtimalle atipik hücrelerin hepsini aldım zaten.” Aman işte, üç gün de hastanede dinlensem fena olmaz aslında. “Yine de hiçbir şeyi şansa bırakmasak daha iyi olur.” Babamın prostat kanseri yüzünden geldiğim muayenenin sonunda mesane için hastaneye yatıyorum. Şans mı değil mi bilmiyorum artık. “En kötü ihtimalle bile en erken safhada yakalamış olacağız. Çok şanslısınız!” Demek şanslıyım, iyi o zaman.

Bir iki hafta sonra hastaneden randevu alabildim ve hastaneye gittim. İlk önce bir doktor beni görecekti. Bir iki saat bekledikten sonra beni oldukça genç bir Türk doktor karşıladı. Odaya girdik, bana yapılacak müdaheleyi anlatan bir broşür verdi ve anlatmaya başladı. Ben de o sırada broşüre göz attım. Renkli resimli ne yapılacağı, hangi komplikasyonların çıkabileceği bilan yazıyordu. Bu sırada müdahelenin sonuçlarına baktığımda artık çocuk yapamayacağım filan yazıyordu. İlk bakışta garip gelmişti bana. Mesaneden örnek almak nasıl bir kısırlık yapabilir anlamamıştım ama koca doktordan daha mı iyi bilecektim. Doktor da komplikasyonları anlatmaya başladığında broşüre bir baktı ve “aaaa, yanlış broşür bu” dedi. Yan taraftan mesane için olanı aldı ve bu sefer yapılacak işlemi detaylıca anlatmaya başladı. Önce florasan madde olan sıvı mesaneye sokulacak. Sonra yarım saat kadar bu maddenin hücrelere girmesi beklenecek. Ardından anestezi verilecek ve kısa sürecek operasyon başlayacak. Bu planı duyunca panikle sordum: “Sıvıyı anestezi olmadan mı verecekler?” Doktor da evet dedi, böylece daha az narkoz vererek bu işi yaoabileceklerdi. Ben de neredeyse ağlamaklı bir sesle “En çok korktuğum şey bu işlemde başıma gelecekmiş” dedim.

Daha sonra anestezistle görüştüm. Bana daha biyopside yapılan işleme çok benzer olacak dedi. Hortumla narkozu vereceğiz sonra da halledeceğiz dedi. Ben de biyopside hortumlu değil maskeli narkoz verdiler ama dedim. O da güldü ve “Tabii, tabii” dedi. Gerçekten böyle dedi. Neyse, eğer biyopsideki anestezist de beni kandırdıysa hortum o kadar da kötü bir şey değilmiş. Artık tek korkum anesteziden önceki yarım saatti.

O gece uyuyamadım tabii ki. Sabah viziteye gelen doktor işlemin o sabah yapılacağını söyledi. Hemşireler beni yine hazırladı. Sonra yatakla hastane koridorlarında yolculuğum başladı. En sonunda bir yatak daha değiştirip anestezistin yanına geldim. Bana önce bir ilaç verdi. Yapılacak işlemi anlatmamı istedi. Bunu da bilmiyorlarsa işimiz iş diye düşünmeye başladım ama heralde güvenlik önlemi olarak soruyorlardı. Bu ilaç biraz başdönmesi yapabilir diyerek infuzyona bir şey ekledi. Ben de anesteziden önceki o korkunç yarım saati düşünmemek için baş dönmesine odaklanmaya çalıştım. Kısa süre sonra baş dönmesi başladı. Bundan sonra anestezist şimdi geriye doğru saymaya başlayın dedi. O anda bir gün önceki doktoruma küfürler saydırmaya başladım. Madem planda değişiklik yaptınız neden bana haber vermediniz? Belki gece uyuyabilirdim.

Yaklaşık üç saat sonra uyandığımda odamda yataktaydım. Üzerimde acayip bir ağırlık vardı. Etrafıma baktığımda asıl en çok korktuğum şeyin başıma gelmiş olduğunu gördüm. Yanımda bir askıda asılı bir idrar torbası ve o torbadan çıkıp bana giren bir sonda. Ağrım filan yoktu ama moralim yerlerdeydi. Vücuduma yapılmış bu minimum ek beni vücuduma yabancılaştırmaya yetmişti. Evet, tuvalete gitmeye ihtiyacım yoktu ama ya sıçmam gerekirse?

İlk günü tamamen yatakta geçirdim. Vücuduma bakmak bile istemiyordum. Kafamdaki bütün o planları bu vücutla yapmak istemiyordum. Her şey geçtikten sonrasını düşünmeye başladım ama hayallerimde vücuduma yer vermiyordum. İkinci günü de yatakta geçirme planım hemşirelerden yediğim fırçalar nedeniyle suya düştü. Artık yatağa du getirmiyorlardı. Ben de kendi kendime su almaya gitmeye başladım. Bunun üzerine de hemşirelerden ikinci fırçamı yedim. Neden hala ameliyat kıyafetiyle dolaşıyor muşum? Başka şeyler giyebilirmişim. Sorunum başka şeyler giymek değildi. Üzerimi değiştirmek için yine o yabancı vücuda bakmam, dokunmam gerekecekti ve ben buna hala hazır değildim. Bu da yetmezmiş gibi artık işerken yanmalar da dayanılmaz hale gelmişti ve hala sondanın çıkarılması sorunu vardı. Fiziksel olarak çok sorun olmasa da psikolojik olarak çok kötü bir zaman geçiriyordum. Her türlü ağrı için bir ağrı kesici vardı ne de olsa ama beynimi susturacak bir şey yoktu.

Bu arada her sabah viziteye farklı farklı doktorlar geliyordu. Bir viziteden sonra bir asistan doktor odaya gelip bana benden kan alındı mı diye sordu. Her gece iğne yapılıyordu ama kan alındığını hatırlamıyordum. Alınmadı dedim. “Nasıl olur?” diye sordu. “Ameliyatta epey kan kaybetmiştiniz.” Şaşırdım kaldım. O kadar kan kaybedilecek bir müdahele gibi gelmemişti bana ve bunu neden şimdi söylüyorlardı? İşin daha da garip tarafı benden kan alınmadı ve o doktoru da bir daha görmedim.

Sanırım ameliyattan sonraki üçüncü gündü, sonunda sondayı çıkarmaya karar verdiler. Demek korkumun zirve yapma zamanı gelmişti. Çıkarmadan bir saat kadar önce doktor kuzenim beni aramıştı ve durumu sormuştu. Ona da bu sondayı çıkarmanın nasıl olduğunu sordum. O da bana “Bana da yapmışlardı. Bağırmaktan hastaneyi yıkmıştım” dedi. Ben tam içimden bağırmaya başlamıştım ki ekledi “Korkma, korkma! Hastaneye bir şey olmuyor.”

Çıkarma ritüeli başladığında bundan ne kadar korktuğumu açıkça belirten bir şekilde kafamı öbür tarafa çevirdim, gözlerimi sıkıca kapattım ve yüzümü iyice buruşturdum. Hemşire bir saniyede sondayı çıkarmıştı ama belki acıdan belki de bu kadar pozu boşuna yapmış olmamak için birkaç saniye daha acıyı hissettim. Daha sonra daha derin nefes almaya başlayınca işlemin bittiğini anladım. İyice sakinleştiğimde ilk iş olarak hemşireleri mutlu etmeye karar verdim ve bir duş alıp üzerimi değiştirdim. O akşam hemşire rutin sorularını sordu. “Ne kadar su içtiniz? Ha dün sıçmışsınız, güzel.” Buna “pardon ama hala sıçmadım” diye cevap verdim. “Bunun üzerine bir ilaç getirdi. Sihirli bir iksirdi heralde ki içtikten kısa süre sonra yapabildim. Tabii ki ilacın adını hemen sordum. Bir sonraki kabızlığımda hayatımı kurtarabilirdi.

Ertesi sabah son viziteye başhekim geldi. İyi olduğumu filan söyledim. Bütün doktorlar odadan çıkarken başhekim bana dönüp “Önümüzdeki günlerde kanama olabilir. Merak etmeyin” dedi. Ben de şaşkınlıkla “iyi de dünden beri kanama olmadı ki? Neden? Ne kadar olabilir?” diye sorularımı salladım ama doktor bu soruları sallamadı heralde ve cevap vermeden odadan çıktı.

O gün taburcu olacaktım ve genç Türk doktor bu işlemleri yapacaktı. Mesaneyi boşaltıp boşaltamadığımı kontrol etmek için ultrasonla bakmak istedi ama ultrasonu ara ki bulasın. Yaklaşık iki saat sonra “tamam buldum” diyerek yeniden çağırdı beni. Meğer yeterince boşalmıyorsa yeniden sonda takmaları gerekecekmiş. Hemen bildiğim bütün kuzey mitolojisi meslektaşlarıma dua etmeye başladım. Anlaşılan dualarımı duydular da yeni bir sonda macerasına gerek kalmadı. Taburcu olduğum sırada mesaneden aldıkları parçaların patolojik sonuçları hala gelmediğinden sonuçları mektupla doktoruma göndermelerini söyledim. Sonuçlara göre neler olabileceğini sorduğumda doktor bana eğer kötü çıkarsa üç ayda bir kontrol gerekebilir ya da bir şey olmazsa yılda bir kontrol düşünülebilir dedi. İçimden yine söylenmeye başladım. “Doktor, sen ne dediğinin farkında mısın? Bu yaptığınız müdahelelerden sonra iki ayda zar zor iyileşiyorum. Üç ayda bir kontrol demek bir daha yanma olmadan işeyemeyeceğim demek.”

Buraya kadar çok söylendim değil mi? Bana yapılan işlem oldukça hafifti ve bu kadar laf ettim yine de. Odada yalnız kalmıyordum. Solumdaki yatakta bir başka Türk yatıyordu. Türkiye’de tatilde kanamaları olmuş. Dönünce muayene etmişler ve kanser diyerek böbreğini almışlardı. Sağımdaki yatakta yatan adam bütün bu süre boyunca hep konuştu. Başhekimin söylediğine göre biraz daha geç kalınsaymış diyalize başlanması gerekecekmiş. Türk yatak komşum taburcu olunca yerine gelen adam da kanserdi. Kanser akciğerler dahil bir sürü yere sıçramıştı. Bu da yetmezmiş gibi bir gün önce düşüp kaburgalarını kırmıştı ve şimdi bu yüzden ameliyat olacaktı. Hiç konuşmuyordu, konuşacak bir şey kalmamıştı. Bu örneklere bakıp şükretmem gerekir belki ama öyle düşünmüyorum. Herkes kendi beynindeki kendi cehenneminde yaşamak zorunda. Herkes de bu cehennemden şikayet etme hakkına sahip.

Haftaya yine mesaneme bakılacak. Bu sefer anestezi de yokmuş. Yani sadece lokal anestezi. Bundan da korkuyorum. Hayalinden korkuyorum. Bu sırada bilinçli bir şekilde uyanık olmaktan korkuyorum. Tahlilden çıkacak sonuçlardan bu kadar korkmuyorum. Şimdilik.