Peygamberler tarihi – Hz. Caecelius

Asaph usta yaptığı sayısız gezilerde topladığı yazılı ve sözlü kaynakları derleyip hayalindeki eseri yazmaya karar vermişti. Bugüne kadar gönderilmiş binlerce peygamberin çok azı hakkında bilgi vardı. Diğerleri hakkındaki bütün bilgiler de küçük dükkanının arkasındaki daha küçük çalışma odasında etrafa saçılmış şekilde duruyordu. Kağıtlardan birini rastgele seçip aldı ve masasının başına geçti. Bu hikayeyi nerede bulduğunu hatırlamıyordu ama el yazısına bakılırsa kendi notları olmalıydı. Kaz tüyü kalemini, hokkasını ve kağıtlarını önüne çekip yazmaya başladı.

Mont Cervin diye bilinen bölgede büyük tufandan 250 yıl sonra bir kavim yaşardı. Yüce tanrı bu kavme Caecilius adında bir peygamber gönderdi. Caecilius’tan bize kalan pek bir bilgi yok. Sadece demirci olduğu biliniyor. Bir de aşağıda anlatılan hikaye.

Caecelius bir sabah, içinde büyük bir huzursuzlukla uyandı. Kalkıp dışarı çıktı. Güneşin doğmasına daha çok vardı. Çeşmede yüzünü yıkadı ve tekrar içeri girdi. Bu saatte böyle uyanmasının tek bir anlamı olabilirdi. Yanına yiyecek bir şeyler alarak vahiyleri aldığı mağaraya doğru yola koyuldu.   Giderken bir yandan da daha öncegelen vahiyleri hatırlamaya çalışıyordu. Şimdiye kadar bir sorgu olmamıştı ama işi şansa da bırakmak istemiyordu. Ay ışığında uçurumların kenarından yürüyerek sonunda mağaraya ulaştı. İçeride aydan daha parlak bir ışık kendisini bekliyordu.

“Ey Caecelius. Çağrımızı duydun ve geldin.”

“Geldim yüce tanrının habercisi.”

“Seni neden çağırdığımızı biliyor musun?”

“Bunu sadece yüce tanrı bilebilir. Ben sadece gelirim ve söylenenleri iletirim.”

“Tanrı kullarından artık yeni bir ibadet bekliyor.”

“Nasıl bir ibadet?”

“Son zamanlarda kulları görme engellilerle dalga geçmeye başlamış. Bu tanrının hiç hoşuna gitmedi. Tanrı kullarının görme yetisini sadece kendi bildiği nedenlerle aldı. Bunu bilmeyen kulların bu durumla dalga geçmesi tanrıya hakarettir.”

“O kullar benim de sorumluluğumda. Ne yapmam gerekiyor?”

“Görebilen herkes artık yılda bir ay göremeyenlerin neler hissettiğini anlayabilmeleri için gün doğumundan güneş batana kadar gözlerini kapatacaklar. Bu sırada gözlerini açan o gün yerine 45 gün aynı ibadeti yapacak.”

“Ama bir ay bütün gün gözler kapalıyken işleri kim yapacak?”

“Yapacaklar işte. Göremeyenler de bütün işlerini yapıyor. Şimdi git ve bu müjdeyi kullarına ver.”

Caecelius mağaradan çıktığında güneş doğmak üzereydi. İnananlarına bu ibadeti bildirmeden önce kendisi bunu denemeliydi. Niyet etti ve gözlerini kapattı. Yürümeye başladı. Bu sırada meleğin anlattıklarını tekrar tekrar düşünüyordu. İbadeti hatasız anlatmalıydı. Kulların sorabileceği soruları da düşünüyordu. “Ya ibadeti yapan birinin yanından gözü açık biri geçse? İbadet eden nefsine hakim olamayıp bu saygısızı döverse?” Bu düşüncelere dalmışken birden düşmeye başladı. Geç de olsa uçurumları hatırlamıştı.  Yine de ibadetine ara vermedi ve cennetteki yerini aldı.

Deney dizisi, altıncı bölüm – Final

Bundan önce yaptığım diğer deneyleri birleştirmenin zamanı geldi artık. İyot saat tepkimesi diye de bilinen bu tepkimede bir önceki deneydeki sonucu elde edeceğiz ama her şeyi aynı kapta karıştırmak yerine iki gruba ayıracağız. Bu sayede görsel etki vurgulanmış olur.

Son deneyde iyot çözeltisi ile başlamıştık. Sonra bu çözeltideki iyodu indirgemiştik (askorbik asitle). Ardından da hidrojen peroksitle (oksijenli su) bu iyonları yeniden iyot haline getirip nişastayı boyamasını gördük. Bu son boyama tepkimesi de oldukça hızlı olmuştu. Bu karışımı elde ederken iki tepkime vardı. Biri iyot çözeltisiyle askorbik asitin (C vitamini) ile hızlı tepkimesi, diğeri de hidrojen peroksitle bu iyonların yavaş tepkimesi. Nişastanın da iyonlar iyota dönüşünce boyandığını biliyoruz. O zaman iki karışım hazırlayalım. Birinci kaba iyot çözeltisi ve C vitamini koyalım. İkinci kaba da Hidrojen peroksitle nişasta karışımını koyalım. Birinci kaptaki sıvı çabucak rengini kaybedecek ve ikinci kapta ise ciddi bir tepkime olmayacak.

Bu iki karışımı aynı kaba döktüğümüzde ise bir yarış başlayacak. Hidrojen peroksit bulduğu iyonları yükseltgemeye çalışırken (yavaşça), karışımdaki askorbik asit de bu iyot moleküllerini hızla indirgemeye çalışacak. Bir süre sonra hızlı tepkimede bütün askorbik asit kullanılmış olacağından hidrojeb peroksitin önünde artık bir engel kalmamış olacak ve yavaş da olsa yeterince iyot yükseltgenebilecek ve bu iyot da karışımdaki nişastayla beraber renk değişimini sağlayacak.

Aşağıdaki deneyde bu olayı izleyebilirsiniz. Önce küçük kapta iyot ve askorbik asit çözeltisini hazırladım. Deney daha hızlı olsun diye çok az askorbik asit kullandım. İkinci ve büyük kapta ise hidrojen peroksit ve nişasta karışımını hazırladım. Buna da yine tepkime hızlı olsun diye çok hidrojen peroksit koydum. İki kabı karıştırdığımda kısa süre sonra renk değişimi başladı ve siyaha yakın bir renk oluştu. Daha sonra aynı tepkimeyi daha az hidrojen peroksit kullanarak yaptım. Bu sefer renk değişiminin başlaması biraz daha uzun sürdü.

Ne olursa olsun müşteri memnuniyeti – Yalan rüzgarı

Proje yöneticilerinden sık sık duyduğum bir cümleden bahsedeceğim: “Ne olursa olsun progamı şu tarihte teslim edeceğiz!”

Dilbilgisi açısından olumlu bir durumdan bahseden bu cümle aslında kendi kendini yalanlayan bir çelişkidir. Şimdi bu cümleye nasıl geldiğimize bir bakalım, neden çelişki olduğu kendiliğinden belli olur.

Müşterinin bir makineye ihtiyacı vardır. Bu makineye de acilen ihtiyacı vardır. Ya bu pazara geç girdiği için diğer üreticilerin almaya yanaşmadığı projeleri kabul etmek zorunda kalan ya da bu projenin ne kadar karışık olduğunu anlayamayan satış elemanı da bu makineyi (henüz var olmayan) müşteriye satar. İmzalar atılır ve proje ancak o zaman önümüze gelir. İstenen şeylere kısaca göz atmak bunun söz verilen tarihte yetişmeyeceğini anlamaya yeter tabii ki. Diğer projeleri de (evet, aynı anda birden fazla proje yapmazsak ölürüz) göz önüne alarak biraz daha gerçekçi ama yine de yalan, yanlış bir plan teklif ederiz. Sonra projeden sorumlu yönetici kaybolur. Satış elemanı ve bilmediğimiz daha başka kişilerle toplantılar yapar ve döner. Bize diğer projelerin ertelendiği müjdesini verir. Artık önümüzde bir engel kalmamıştır. Yani tek engel projenin buna rağmen yetişmeyecek kadar karışık olmasıdır. Bunu da söyleriz ama oldukça iyi bir sokoban oyuncusu olduğuna inanan yöneticimiz şunu şöyle yaparız, bunu buraya kaydırırız filan der ve teslimat tarihine dokunmadan toplantıyı bitirir.

Projenin nasıl olsa yetişmeyeceğini bilmenin rahatlığıyla işimizin başına döneriz. Bu aşamada proje yöneticisine acımaya başlarız tabii. Eğer mantıklı biriyse (evet, mantıksızlarıyla da çalıştım) bu yaptığının mantıksız bir hareket olduğunu bilir. Yani projeyi yapacak elemanlarının hepsi bunun yetişmeyeceğini söylüyorsa ve yönetici bu projeyi o tarihte bitirmek istiyorsa yapacağı en akıllıca hareketlerden biri bu projeyi başka bir ekiple yapmaktır ama bunu da yapmadığına göre heralde kendisi de mantıksız bir durumda sıkışmıştır. Belki gidip müşteriye ya da patrona yalan söyleyecektir, belki de büyük bir kozmik felaketin gerçekleşmesi için dua edecektir.

Yukarıda işimizi rahatça yaparız dememe rağmen teslimat tarihi yaklaştıkça stres de artar, çünkü yöneticimiz “şu kadar zaman kaldı, nasıl gidiyor?” gibi gereksiz hatırlatmalarda bulunur. Bu hatırlatmalara karşı biz de projenin hala yetişmeyeceğini hatırlatırız. Bu noktada üst yönetimden bir toplantı talebi gelir. Toplantının amacı proje yükü en fazla olan elemanların yükünü azaltacak çözümler bulmaktır. Tabii ki günler sürecek bu toplantıya (bir kerede halledildiği ender görülür) proje yükü en çok olan elemanlar davetlidir. Bu toplantının sonucu da büyük ihtimalle şöyle bir şeydir: Yük altındaki eleman eğer diğer projeleri toplantıdan önce beş gün içinde bitirmesi gerekiyorduysa artık o projeler için sadece üç günü vardır. Böylece artan iki günü büyük proje için kullanabilir (Gülmeyin, bunlar gerçekten oluyor).

Zaman iyice tükenmek üzereyken karşılıklı sesler de yükselmeye başlar. Sıkışık durumdaki elemanlar  her işe yetişemeyeceklerini yüksek desibelle ifade ederler. O anda kutsal cümle duyulur: Ne olursa olsun programı o tarihte teslim edeceğiz!

Tecrübesiz biri ilk başta bu cümlenin devre arasında teknik diretörün soyunma odasında yenik durumdaki, hatta hezimet yaşamakta olan takım oyuncularına yaptığı bir isteklendirme konuşması olduğunu düşünebilir ama skorun iyiye doğru değiştiğini hiç görmedim. Bu cümle proje yöneticisinin projenin yetişmeyeceğini resmen kabul ettiğinin ifadesidir. Büyük ihtimalle bunu kendisi de uzun zamnadır biliyordur ama karşılıklı baskılar bu patlamayı getirmiştir. Cümlenin doğru kısımları var tabii ki. Evet, bir program teslim edeceğiz ama bu program asla müşterinin istediği program olmayacak. Ondan sonra da müşteriye söylenecek yalanların planlandığı toplantılara sıra gelecek. Her şey müşterinin memnuniyeti için.

Her sorun yazılım hatası değildir

Nereden kaynaklanıyor bilmiyorum ama insanlarda her sorunun yazılım hatası olduğu şeklinde bir önyargı oluşumuş durumda. Yazılımcılar arasında bile. İtiraf edeyim, donanım sorunlarını yazılımla çözmeye çalışanların (ya da bunu yapmaya zorlananların), hatta bunu başaranların(?) olduğu bir yerde çalışıyorum. Burada donanımdan kastım, yazılım olmayan her şey. Yani fizik kuralları da dahil. Bir simülasyon içinde yaşadığımızı ileri süren bilim insanlarının savları ispatlanana kadar fiziği de donanım sınıfında düşüneceğim. Belki de bu tür hatalı çözümleri çok tekrarlayınca bir süre sonra aradaki farkı göremiyoruz. Burnumuzun ya da beynimizin otuz saniye içinde iğrenç kokulara alışabilmesi gibi.

Yıllar önce röntgen cihazları projesine başladığımızda makinede testler yapan yazılımcı bir arkadaş test merkezinden telefon edip kullanıcı arabiriminde bir hata olduğunu söylemişti. Nedir diye sorduğumuzda da kullanıcı adını girerken harflerin kendiliğinden silindiğini söyledi. Kahkahalarımızın geçmesinden sonra elemana klavyenin geri silme tuşunun üzerinde kim oturuyorsa onu kaldırmasını söyledik ama yanılmışız. Klavyenin üzerinde sadece bir defter varmış, kaldırınca program birden normal çalışmaya başladı.

Dün de yine aynı eleman başka bir programı kullanırken bir problemle karşılaşınca o programı yapan arkadaşı çağırdı ve durumu anlattı. Sayfadaki listeyi fare ile aşağı doğru kaydırırken sorun yoktu ama yukarı doğru kaydırırken sayfa aynı zamanda sağa da kayıyordu ve listenin solundaki bilgileri göremiyordu. Bu da tabii ki rahatsız ediciydi. Programı yapan arkadaş da refleks olarak kafasını kaşıyarak sorunun nerede olabileceğini düşünmeye başladı. Ben de arkadaşın fareyi nasıl kullandığına bakıyordum ki sorunu gördüm.

“Sorun senin ince motor becerilerinde”

“Nasıl yani?”

“Fareyi nasıl tuttuğuna ve işaret parmağını nasıl hareket ettirdiğine dikkat ettin mi?”

“Her zamanki gibi, işte böyle.”

Bunun üzerine fareyi aldım ve üzerindeki küçük tekerleği sağa ve sola hareket ettirdim. Sayfa  da sağa ve sola kaydı. Sonra da anlatmaya başladım.

“Fareyle sayfayı aşağı doğru kaydırırken parmağını sadece aşağı değil aynı zamanda az da olsa sola da hareket ettiriyorsun. Bu da farenin küçük tekerleğini sola doğru hareket ettiriyor. Sayfayı da önceden en sola kaydırdığından sayfa daha fazla sola kayamıyor ve her şey normal gözüküyor. Yukarı kaydırırken de parmağını aynı şekilde hatalı hareket ettiriyorsun. Bu sefer farenin tekeri soldan sağa doğru hareket ediyor ve sayfa sağa doğru kayıyor.”

Problemleri kontrolsüzce yazılımla çözmemiz sanırım bizi çevremize ve hatta kendimize karşı körleştiriyor. Yani yaptığımız bu hata sadece bir yazılım sorununa dönüşmüyor, tekrarladıkça bizi de bozuyor.

Tren gelir hoş gelir (bazen)

Almanya’ya doksanların sonunda geldiğimde trenler çok dakikti. Sadece şehirler arası hızlı trenler de değil, en ücra yerlerdeki banliyö trenleri bile. Trenlerdeki bir sonraki durağı gösteren elektronik tabelaları gördüğümde gözlerim yaşarmıştı. Hatta bunlar otobüslerde bile vardı. Türkiye’den alışık olmadığım güvenlik saplantıları da vardı.Neymiş efendim? Tren hareket halindeyken kapılar açılamazmış. Kapılar kapanmadan tren hareket edemezmiş. Durağa gelmeden de kapıları açma mümkün değilmiş. Bunların hepsi merkezi sistem tarafından kontrol ediliyor ve buna rağmen trenlerin dakik olması ilginç geldi. Bir kişi bile mi zevk için o kapıyı beş dakika açık tutup trenin hareketini engellemeyi denmemiş yani?

Zamanla teknoloji ilerledikçe bu trendeki tabelalara inişin hangi kapıdan yapılacağı ve sonraki duraklara hangi saatte ulaşılacağı bilgileri de eklendi. Daha önceden sadece bütün hatların duraklarıyla beraber gösterildiği krokiler vardı.

Zamanla sisteme hem yerel hem de uzak mesafe olmak üzere daha çok sefer eklendi. Bu kadar planlı ve güvenli bir sistem sonunda dakiklikten feda etmek zorunda kaldı ama plandan asla vaz geçilmedi.

Sabahları işe giderken 7:08 trenine biniyordum. Yılda iki defa değişen planlara (Bu arada planların değişeceği tarihler de belli bir plana sahiptir yani her planın hangi tarihe kadar geçerli olacağı sol üst köşede yazar) göre bu trenin saati bazen bir dakika öne bazen de bir dakika geri alınıyordu ama bu tren hep vardı. Tek sorun şuydu. O saatlerde şehirlerarası bir hızlı tren bu duraktan durmadan geçiyordu ve önceliği vardı ve uzun mesafe yolculuk yaptığından hemen hemen her gün gecikmeli geliyordu.  Bu yüzden benim bineceğim tren de her beş iş gününün dördünde beş dakika geç geliyordu. Almanlar ise bu duraktaki gecikmeyi basit bir plan değişikliğiyle (7:08 yerine 7:13 yazarak) çözmek yerine bu gecikmeyi kabul etme yolunu seçtiler. Aslında biraz düşününce bu inat mantıklı da geliyor. O trenin o seferinde hatta otuz durak varsa gecikme sadece son beş durakta meydana geliyor. Eğer treni baştan beri beş dakika geç hareket ettirirlerse bu sefer diğer hatlarla çakışmalar daha çok olacak ve belki de kelebek etkisi sayesinde aynı şehirlerarası hızlı tren daha çok gecikecek ve biz onu daha çok bekleyeceğiz.

Başka garip bir olay da dün başıma geldi. Kaiserslautern istasyonuna geldim ve bineceğim tren 18:32’de hareket edecek. Beklemeye başladım. Önce tren birkaç dakika geç gelecek anonsu yapıldı. Sonra bu gecikme onbeş dakikaya çıktı ve birkaç dakika sonra da yirmibeş dakika şeklinde düzeltildi. Plana göre bir sonraki tren 18:58’de hareket edecekti. Yani yirmibeş dakika rötarla benim bineceğim tren bir sonraki trenle hemen hemen aynı olacaktı. Aynı anda aynı istikamete iki tren birden göndermezler, birini iptal ederler diye düşündüm. Sonra tren geldi bindim. Hareket etmedik ama. O sırada telefonda konuşan bir Türk kadın da “aaa, yanlış trene binmişim. Bu tren 18:58’de kalkıyormuş.” deyince olayı anladım. Benim bindiğim tren geç kalan 18:32 treni değil, erken gelen 18:58 treniymiş. “Aman işte, bir dakikanın hesabı mı olur?” diyerek oturmaya devam ettim. Bu sırada kontrolör geldi. Normalde sadece hareket halinde görünen (tren hareket halindeyken kaçma şansı yok, kapılar kilitli ve biletsiz yolculuğun cezası da 60 €) bu meslek grubunun şimdiden gelmesi hayra alamet değildi. Herkese nereye gideceğini soruyordu. Verilen cevaba göre ya “tamam” diyordu ya da “geciken trenle gitmeniz iyi olur” diyordu. Bana da diğer trene geçmemi önerdi ve burada edindiğim tecrübelere dayanarak Alman uyarılarına (tabela da olsa, görevliden de gelse) uyacaksın kuralına sadık kalıp indim ve diğer treni beklemeye başladım. Yalnız beklediğimiz peronda bir sonraki trenin hareket saati olarak 19:31 yazıyordu. Bir terslik vardı. Son anda bir makinistin işaretiyle anladık ki geciken tren başka bir perona gelecekmiş. Hatta geliyordu. Koşarak diğer perona gittik, trene bindik ve beş dakika erken yola çıktık. O anda diğer kontrolörün insanları neden diğer trene geçirdiğini de anladım. Birincisi iki tren de farklı hedeflere gidiyordu. Yani hatlarının çoğu aynıydı ama biri daha uzağa gidecekti. Buraya gidecek yolcuların doğru trende olması gerekiyor tabii ki. Bir de benim gibi kısa mesafe gideceklerin daha erken hareket edecek trenle seyahat etmesi daha mantıklıydı ve anlaşılan geciken trenin daha önce hareket edeceğini biliyordu. Bu durumda kontrolöre inanmayıp trene geri dönen Türk kadın kaybetmiş, ben de kazançlı çıkmış oldum.

Bir başka plana sadakat örneğini de bir ay önce yaşadım. Briç turnuvasında çıkıp istasyona geldim. Trenim 22:30’da hareket edecek ve tabelaya göre tam zamanında gelecekti. Karşı perondaki tabelada ise aynı hattan ama karşı istikametten gelen trenin hattaki teknik sorunlar nedeniyle bir saat geç geleceği yazıyordu. Düşünmeye başladım. Teknik arıza gideceğim yönde olmalıydı. Demek ki trenim, önümüzdeki fırtınaya doğru zamanında yelken açacaktı. Eğer önümdeki beş duraklık hattaysa sorun var demektir. Ondan sonrası beni ilgilendirmez, eve varmış olurdum nasıl olsa. Ne kadar yanlış düşündüğümü daha ilk durağa gelmeden anladım. Arıza altıncı duraktaydı. Bu iyi haberdi ama bu arıza oluştuktan sonra gideceğim yöne doğru başka trenler de yola çıkmıştı ve önümdeki beş duraklık yol bekleyen trenlerle doluydu. Bu şekilde yarım saatlik mesafeyi iki saatte gitmeyi başardık.

Böyle giderse Alman raylı sistemi bana zorla da olsa sadece küçük ölçekte değil, büyük ölçekte düşünmeyi ve anlamayı da öğretecek.

96 Hours

Dün evde televizyonu yalnız bulmuşken bir fim seyredeyim dedim. Hangi film ama? Seçim işi öyle kolay değil. Hayır, kalite filan sorun değil. Asıl olay filmin süresi. Çocuklar gelene kadar bitmesi lazım, yoksa televizyon hakkımı kaybedeceğim. Filme ara verince de devamını bir daha ne zaman seyredebilirim bilinmez. Amazon prime üyeliğinden parasız bir aksiyon filmi aramaya başladım.

96 Hours – Taken 2. Daha birincisini bile seyretmemişim ama listede daha ön sırada. Ev halkı gelmeden ne kadarını seyretsem kardır diye buna başladım. Zaman geçirmek için eğlencelik bir aksiyon filminden daha fazla bir beklentim de olmadığından her şey iyi gidiyordu. Kötü adamlar kahramanımızın ailesini kaçırmasından sonra İstanbul sokaklarında arabalı kovalamaca sahneleri başlayınca bende de bir rahatsızlık başladı. Rahatsızlığın nedeni bu kovalamacanın İstanbul’da geçmesinin filmi aksiyon sınıfından alıp gerçeküstü listelerine sokması değildi. Daha çok, bu tür aksiyon sahneleri Berlin’de ya da Paris’te geçince aynı gerçeküstü rahatsızlığı hisseden Almanlarla ve Fransızlarla ancak şimdi duygudaşlık kurabilmiş olmamdı. Basit bir aksiyon filmi seyircilere ve filmin mekanına bağlı olarak aynı anda birden fazla tarza sahip olabiliyordu. Schrödinger’in aksiyon filmi.

Bu gerçeküstü filmlerin senaryo yazarları bunu kasıtlı yapıyor olmalı. Merak ettiğim şey ise bu mekan seçimlerinin izleyici zevkleriyle bağıntılı olup olmadığı. Yani eğer büyük veri sayesinde bir ülke insanlarının gerçeküstü filmlere eğilim göstermeye başladığı görülürse hemen o ülkenin en kötü trafiğine sahip şehrinde bir aksiyon filmi çekilmeli diye planlar yapan pazarlamacılar var mı acaba?

Gerçeküstü akımında izlenen yol da ilginç. Eskiden son model ya da bilim kurgu araçlarla bu kovalamacalar yapılırken, son zamanlarda oldukça normal arabalar kullanılmaya başlandı. Hatta seyrettiğim filmde olay kahramanı bir sarı taksiydi. Yani çıtayı yükseltip üzerinden atlamayı zorlaştırmak artık geçmişte kaldı. Artık izlenen yol çıtayı altından geçilemeyecek kadar alçaltmak ama gördüğüm kadarıyla bu işi de amatörlere veriyorlar.

Bu alanda gördüğüm en iyi senaryo babam tarafından yazılmış ve bizim tarafımızdan da oynanmıştı. Kardeşimin nikahı için Bostancı’ya gidilecekti. Diğer şehirlerden gelen akrabalar Kartal’daki evimizde toplanmaya başladılar. On araba insan. Hiçbiri Bostancı nikah salonunun nerede olduğunu bilmiyordu ama hepsi de iyimserdi. Babam ise planından emindi. Benim gibi kötümser olanların ikna çabaları işe yaramayınca babam akraba topluluğunun karşısına çıktı ve senaryo görüşüldü.

“Kenan abi, nikah salonuna nasıl gideceğiz?”

“Merak etmeyin, hepiniz beni takip edeceksiniz.”

“Abi ya kaybolursak? Bari kabaca anlat, navigasyonumuz filan da yok ki.”

“Benim araba şuradaki, onu takip edin yeter.”

“Peki abi”

“Şu saatte yol çıkacağız, şu sırayla takip edeceksiniz beni, nikah şu saatte”

“Baba, biraz daha erken çıksak? Ne olur ne olmaz yani.”

“Gerek yok, erkenden gidip orada saatlerce beklemeye gerek yok. Rahat rahat yetişiriz.”

Sonunda şu saat geldi ve kontaklar çalıştırıldı. En öndeki arabada, bana verilmiş bir görevin olmamasının verdiği rahatlıkla kötümserliğimin keyfini çıkarmaya hazır bir şekilde ön koltukta oturuyordum.  Yavaş yavaş ilerlemeye başladık, konvoy da takipteydi. üçyüz metre kadar sonra kavşaktaki trafik ışıklarını geçtik. Yani sadece benim içinde olduğum araba geçti. Hemen sonra kırmızı yandığından diğer araçlar beklemeye başladı. Babam da biraz ilerde yolun ortasında beklemeye başladı. Bu sırada arkamıza gelen ve senaryodan haberi olmayan yabancı araçlar bizim bu hareketimizi beklemeyen yabancı araçlar da yine yabancı kornalarıyla bize sorunumuzun düşündüğümüzden daha büyük olduğunu hatırlatmaya çalışıyorlardı. Direnmenin pek işe yaramayacağına kanaat getiren babamın “lanet olsun” (‘Fuck you’ değil, bildiğimiz lanet olsun) komutuyla kendimizi akıntıya yavaş da olsa bıraktık. Bu sırada senaryoda yazılı olmayan ilk görevimi de aldım. Konvoyumuzun bizi hala takip edip etmediğini kontrol edecektim.

“Kırmızı ışıkta bekliyorlar baba. Hala görüyorum.”

Hemen sonra bizi daha hızlı gitmek için teşvik etmeye çalışan öfke selinin de etkisiyle sağa döndük ve konvoyu geriye doğru takip imkanım da görevim de bitti. Aynı anda babam senaryonun devamını anlatmaya başladı.

“Lanet olsun! (Yine ‘fuck you’ değil. Düşündüm de babamın küfür ettiğini hiç hatırlamam) Bunlar İstanbul’da yol filan bilmezler, kaybolurlar. En iyisi ben onları bulayım.”

“Baba, onları ararken nikahı kaçıracağız. Bence biz salona gidelim. Bizi kaybettiklerini gördüler. Durup yolu birilerine sorarlar.”

“Hayır, ben onları toplarım, merak etmeyin.”

Ben daha planladığım itirazları sunmaya fırsat bulamadan kovalamaca sahnemiz başladı.

“Yine sağa dönersem geldiğimiz yöne doğru gideriz. Lanet olası tek yön sokaklar. Yılmaz, sen etrafa bak, arabaları görürsen topla.”

Akrabalarımın bile yüzünü hatırlayamayan ben (bu da ayrı bir hikayenin konusudur) hayatımda görmediğim arabaları tanıyacaktım. Tabii ki bu durumda yapılacak en mantıklı şeyi yaptım.

“Tamam baba.”

Sağa döndük. Hızlanmaya başladık. Demin bizi geçmek için kornaya basan arabalara korna çalmaya başladık. Tabii ki hiçbirini geçemiyorduk ama şansımıza hiçbiri durup olay çıkarmadı.Birden aklıma sabah kardeşimin “evlilik hazırlıkları nasıl gidiyor?” soruma verdiği cevap geldi.

“Oğlum koşturmaktan öldüm ya. Hayır, beşbin lira daha vereyim, adam tutayım da benim yerime o evlensin.”

Sabah güldüğüm bu cevap o an çok mantıklı gelmeye başladı. Hatta beşbinin yarısını verebilirdim. Kavşağa döndüğümüzde tabii ki Nemolar çoktan kaybolmuştu.

“Lanet olsun! Şuradan gitmişlerdir heralde. Dur bulayım şunları. Siz de bakmaya devam edin, görürseniz haber verin”

“Tamam baba”

Sanırım sonraki bir saat Bostancı’ya kadar olan bütün yollardan ikişer kez geçtik. Sonunda karşı istikametten gelen Kocaeli plakalı bir araç gördük. Daha da yaklaşınca aslında senaryoya göre arkamızda olması gereken bir araç olduğunu anladık ve işaret parmağımı havaya kaldırıp saat yönünün tersi istikamette iki kere çevirerek “Az ilerde döner kavşak var. Hayır, size göre az ileride, bizim arkamızda kaldı. Oradan dönüp bizi takip etmeye devam edin” işareti yaptım. Bir saat içinde yüzde onluk başarı babamın da hoşuna gitmemiş olacak ki senaryoda bir değişiklik daha yaptı.

“Lanet olsun. Nikah salonuna doğru devam edelim, diğerlerini bulamayacağız galiba, bari geç kalmayalım.”

“Tamam baba”

Nikah salonuna 50 metre kala kayıp arabalar mucizevi bir zamanlama ve mekanlamayla değişik yönlerden gelip arkamıza geçtiler. Araçları park ettikten sonra sahne sonrası görüşmesine geçtik.

“Neden beni takip etmediniz ki?”

“İyi de Kenan, kırmızı ışık yandı, bekledik.”

“Planımız o değildi ki, beni takip edecektiniz. Bİr dinlemediniz beni!”

Elementler ve yoğunlukları

Önce Serkan kimya ödevi için geldi ve sordu:

“Alüminyum ve demirin yoğunlukları neden öyle farklı. Demir atomu alüminyum atomundan yaklaşık iki kat daha ağır ama yoğunluğu neredeyse üç katı. Bu farkı açıklayınız.”

Birkaç gün sonra da Ümit kendisine aldığım kimya kitabını okurken aklına takılan bir şey için geldi:

“Kitapta kurşun cıvadan hafiftir diyor ama periyodik sistemde kurşun cıvadan sonra geliyor, yani daha ağır. Nasıl olur da kurşun cıvanın üzerinde yüzer?”

Periyodik cetveli Ümit gibi ezbere bilmediğimden hemen internetten baktım. Tabii ki haklıydı. Bu sefer Serkan’a anlatırken yaptığım hatayı tekrarlamak istemiyordum. Formül alıp sayıları yerine koyarak yoğunlukları bulmak kolay.

\(\rho=n\cdot{\frac{A_r\cdot{u}}{a^3}}\)

\(n\): her hücrede kaç atom olduğunu belirtiyor. Elemente göre değişiyor, çünkü krital yapıları farklı.

\(A_r\): Elementin atom ağırlığı, genellikle periyodik cetvellerde veriliyor

\(u\): atomik kütle birimi = \(1.660539040\cdot{10^{-17}} kg\)

\(a\): kafes sabiti.

Bunları kağıt üzerinde çizimlerle anlatmak işe yaramamıştı, bu sefer başka bir deneme yapayım dedim.

İlk önce yoğunluğu kısaca tanımladım. Maddenin bir santimetreküpünün kütlesi.  Sonra bir santimetreküpte ne kadar kütle olduğunu adım adım anlatmaya çalıştım. Atomların kristal içinde çeşitli şekillerdeki kafesler içinde yan yana üst üste dizili olduğunu filan söyledim. Sonra bir santimetreküpe kaç tane kafes sığacağına baktık. Şansıma, özellikle Serkan’ın örneklerinde, kristal yapıları küp şeklinde kafeslerden oluşuyordu. Cıva uygunsuz bir örnekti ama bunu laf oyunlarıyla geçiştirmeyi başardım. Ödevde zaten özellikle küp şeklinde kafes yapıları seçilmiş. Bu durumda kafes sabiti denen değer bu küpün bir kenarının uzunluğu oluyor. Bir santimetreyi bu mesafeye bölünce bir boyutta kaç tane kafes olduğunu buluyoruz. Bu sonucun küpünü aldığımızda üç boyutta toplam kaç kafes olduğunu buluyoruz. Yukarıdaki formülde kesirin altındaki ifade bunun için var.

Bir santimetreküpte toplam kaç atom olduğunu bulmak için bir kafeste kaç atom olduğunu bulmak yeterli. Konuşmalarımızda en zor kısım da bu oldu. Çocuklarda ya üç boyutlu düşünme zorluğu var ya da bu yaşta normal bir durum. Serkan’a çizerek anlatmıştım ama Ümit’e küpler alarak denedim. Yine de zor. Küpün köşesindeki bir atomun o kafes için 1/8 atom ettiğini görmek çok zor geldi. Bunun üzerine daha iyi modeller yapmayı düşündüm.

İlk modelleri kürdanlarla yaptım ama bu çok zor geldi. Küpün tabanını ve üstünü tam kare halinde üstüste getirmek çok zor geldi.

Bundan sonra bir hobi dükkanından ince 2×2 mm proflli ıhlamur çubuklar aldım. Bunları kare ya da benim durumumda dikdörtgen (bütün parçaları eşit uzunlukta kesip taktığım için) şeklinde birleştirmek çok daha kolay oldu. Kafesin kenarlarını az tutkalla yapıştırmak yetti. Köşelerdeki atomları da top şeklindeki sentetik köpük malzemesinden kolayca kesip yine tutkalla yapıştrdım. Bu şekilde sadece köşelerde atomlar olan kristal kafesini çabucak yapabildim. Bu kristal şöyle oldu.

n = 1 (Bu kafeste toplam 1 atom var)

Ardından da küpün yüzlerinde de atomlar olan başka bir kafes modelini yaptım. Yüzlerdeki yarım atomları köşegenleri birleştirdiğim beyaz dikiş iplerine tutkalla yapıştırdım. Bu modeli de aşağıdaki fotoğrafta görebilirsiniz.

n = 4 (Bu kafeste toplam 4 atom var)

Son olarak temel modellerden küpün merkezinde bir atom olan model kaldı. Onu da zaman bulunca deneyeceğim.

Ek: Sonunda planladığım son modeli de yaptım. Bunun için ilk denemelerde yapmış olduğum kürdan kafesi kullandım, bu yüzden kenarlar biraz yamuk ama yeterli. Merkezdeki topu kafesin içine koyduktan sonra bir iğne ile ipi önce köşedeki bir atomdan sonra merkezdeki toptan en sonunda da karşı köşedeki atomdan geçirip tutkalla yapıştırdım. Bu işlemi iki köşegen için yapınca merkezdeki atom da yeterince iyi duruyor. İğne ile delik açarken elime bir şey olmasın diye kalın ve sivri olmayan bir iğne kullandım ama bu durumda da atomları yaptığım malzeme zedelendi. Sağ alt köşedeki atomun yüzeyindeki ipin çıktığı yerdeki tümsek bu zedelenmeden kaynaklandı.

 

n = 2 (Bu kafeste toplam 2 atom var)

Kim kaybetti? (Çözüm)

Soru

Bazı soruları sezgisel olarak çözmek cebirsel çözümden daha kolay oluyor. Bu da benim için onlardan biriydi. Aslında cebirsel çözüm aramak zorunda da değildim ama belki düşündüğüm şeylerden daha kolay olur diye denedim yine de. Bakalım daha kolay oldu mu?

Birinci ve ikinci oyuncu arasındaki oyunların sayısına \(x \), ikinciyle üçüncü oyuncular arasındaki oyunların sayısına \(y \) ve üçüncü ile birinci oyuncular arasındakı oyunların sayısına da \(z \) diyelim. Soruda verilen bilgileri bu notasyonla şöyle yazabiliriz:

\(x + z=10 \), birinci oyuncunun toplam oyun sayısı.   (1)

\(y + x=15 \), ikinci oyuncunun toplam oyun sayısı.    (2) 

\(z + y=17 \), üçüncü oyuncunun toplam oyun sayısı.    (3)

Demek ki elimizde üç bilinmeyenli üç denklem var ve bu denklemi ortaokulda öğrendiğimiz gibi çözebiliriz.

İkinci denklemden birinci denklemi çıkarırsak:

\(y – z=5 \) buluruz. Bunu da üçüncü denklemle toplarsak:

\(2\cdot{y}=22 \)

\(y=11 \) buluruz.

Bu sonucu üçüncü denklemde yerine koyarsak:

\(z + y=17 \)

\(z + 11=17 \)

\(z=17-11=6 \) buluruz.

Son olarak da birinci denklemi kullanarak:

\(x + z=10 \)

\(x + 6=10 \)

\(x=10 – 6 = 4 \) buluruz. Böylece kimin kimle kaç maç yaptığını bulmuş olduk.

Birinci oyuncu ikinci oyuncuyla 4 oyun oynamış.
İkinci oyuncu üçüncü oyuncuyla 11 oyun oynamış.
Üçüncü oyuncu da birinci oyuncuyla 6 oyun oynamış.

Şimdi bu oyuncuların birbirlerini kaç kere yendiklerine bakalım. Yine cebirsel bir yaklaşım sergilemeye çalışacağım ama önce bir kuralı hatırlayalım. Birinci oyuncu ikinci oyuncuyu yenerse bir sonraki oyunda birinci oyuncuyla üçüncü oyuncu oynayacak. Bunu göz önüne alırsak şöyle bir ilişki daha buluyoruz.

Birinci ve ikinci oyuncunun birbirleriyle oynadığı oyun sayısı birinci oyuncunun üçüncü oyuncuyu yendiği oyun sayısı ile ikinci oyuncunun üçüncü oyuncuyu yendiği oyun sayısının toplamıdır. Tabii bu eşitlik her zaman doğru değil. Örneğin ilk maç birinci ve ikinci oyuncular arasındaysa bu eşitlik geçerli olmuyor, daha doğrusu verilen toplamdan bir fazla oluyor, çünkü ilk oyun diğer şartlardan (oyunlardan) bağımsız gerçekleşmiş. Tabii eğer son oyunda birinci ve ikinci oyuncu oynaması gerekiyorken oyunu kesmişlerse toplam yine doğru olur ama işi bu kadar karıştırmaya gerek yok. Bu eşitliği göz önünde tutarak oyunların seyri hakkında çıkarımlarda bulunalım.

İkinci ve üçüncü oyuncu arasında oynanan 11 oyuna bakalım. Eğer ilk oyun ikinci ve üçüncü oyuncu arasında değildiyse yukarıdaki kuralı uygulayabiliriz. Yani ikinci oyuncunun birinci oyuncuya karşı kazandığı oyunların sayısıyla, üçüncü oyuncunun birinci oyuncuya karşı kazandığı oyunların sayısının toplamı 11 etmeli. Bu sayıların (6 ve 4) toplamı ise en fazla (birinci oyuncu oynadığı her oyunu kaybettiği durumda) 10 ediyor. Bu sonuçtan yola çıkarak ilk oyunun ikinci ve üçüncü oyuncular arasında gerçekleştiğini görebiliriz.

Bu çıkarımdan sonra soruyu şu şekilde hafifçe değiştirebiliriz. İkinci ve üçüncünün oynadığı ilk oyunu sorudan çıkaralım ve ilk oyunu birinci oyuncu ile diğer oyunculardan birinin oynadığını söyleyelim. Yani

İlk oyunu birinci oyuncu ikinci ya da üçüncü oyuncuyla oynamış.
Birinci oyuncu ikinci oyuncuyla 4 oyun oynamış. 
İkinci oyuncu üçüncü oyuncuyla 10 oyun oynamış. 
Üçüncü oyuncu da birinci oyuncuyla 6 oyun oynamış.

Yeni soru eski soruyla eşdeğer. Şimdi yukarıdaki kuralı tekrar uyguladığımızda güzel bir sonuç bulacağız. İkinci oyuncunun birinci oyuncuya karşı kazandığı oyunların sayısıyla, üçüncü oyuncunun birinci oyuncuya karşı kazandığı oyunların sayısının toplamı bu sefer 10 etmeli. Bu şartı tek bir şekilde sağlayabiliyoruz, o da birinci oyuncu bütün oyunlarını kaybettiyse, çünkü o zaman 6 + 4 = 10 oluyor. Bu yeni oyunda ilk oyunu birinci oyuncu oynamıştı ve sonuca göre onu da kaybetmiş olması lazım. Şimdi de bu sonucu sorunun orijinal haline uyguladığımızda ikinci oyunu birinci oyuncunun kaybetmiş olduğunu görürüz.

Aslında çözümü yazmaya başladığımda baştan sona cebirsel bir çıkarım yapmayı umuyordum ama kimin kaç maç kazandığı sorusuna geldiğimde elimdeki denklemler birden altı bilinmeyenli olmaya başladı. Aslında altı bilinmeyene karşı altı denklem de elde ettim ama bu denklemler de ilk oyunun kimlerin oynadığına bağlı olduğundan üç değişik denklem sistemi çözmem gerekecekti. Bunun yerine o denklemlerden birini yukarıda bir kural olarak kullandım ve gerisini cebirle değil de mantıkla anlatmaya çalıştım.

Soruyu ilk çözdüğümde ise daha başka bir yol izlemiştim. Bir oyuncunun diğerlerinden daha fazla oyun oynaması için ne gerekir diye düşündüm. Tabii ki arka arkaya kazanması lazım. Kazandığı her iki oyun için diğerlerine bir fark atabilir böylece. Bu şekilde ikinci oyuncunun birinci oyuncuya 5 ve üçüncü oyuncunun da birinci oyuncuya 7 fark atabilmesi için birinci oyuncunun bütün oyunları kaybetmesi gerektiğini çıkarmıştım. Sonra da farkların tam olarak bu sonucu verebilmesi için ilk oyunun ikinci ve üçüncü arasında olması gerektiğini buldum, böylece bu oyundan sonra farklar (4 ve 6) için birinci oyuncu yeterince oyun kaybedebilecekti. Sonuç olarak bu yöntem de yukarıda verdiğim çözüme çok benziyor. Hangisi daha kolay bilmiyorum ama.

Bir Kelime Bir İşlem – 5

İşlem:

  1.   6  5  5  6  7  50   Hedef: 865
  2.   9  4  8  7  3  25   Hedef: 630
  3.   3  3  9  1  7  75   Hedef: 962
  4.   1  8  1  2  2  75   Hedef: 918
  5.   5  6  6  5  6  100 Hedef: 295

Kelime:

  1.   E Ç A L Y E Ç
  2.   P A O Ş O H A
  3.   Ş A M A H E A
  4.   I  L  M G J E Z
  5.   J Ü  J  Ç O R N

Çözüm

İşlem:

1. 5 x 6 = 30
   6 x 30 = 180
   180 - 7 = 173
   5 x 173 = 865
2. 25 + 8 = 33
   3 x 33 = 99
   99 - 9 = 90
   7 x 90 = 630
3. 3 + 3 = 6
   6 + 7 = 13
   75 - 1 = 74
   13 x 74 = 962
4. 75 + 1 = 76
   2 x 76 = 152
   152 + 1 = 153
   8 - 2 = 6
   6 x 153 = 918
5. 6 x 6 = 36
   100 - 36 = 64
   64 - 5 = 59
   5 x 59 = 295

Kelime:

  1.  ÇALÇENE  (N Joker) : Durup dinlenmeden konuşan, çenesi düşük (kimse), geveze
  2.  HARAŞO  (R Joker) : Bir tür yün örgüsü
  3.  HAŞLAMA  (L Joker) : Haşlamak işi
  4.  GÖZLEM  (Ö Joker) : Bir nesnenin, olayın veya bir gerçeğin, niteliklerinin bilinmesi amacıyla, dikkatli ve planlı olarak ele alınıp incelenmesi, müşahede
  5.   JÜPON  (P Joker) : İç etek

Renkler ve beyin

Stroop etkisini basit bir şekilde gözlemlemek için küçük bir program yazdım.


(Wikipedia'dan alıntı) Stroop etkisi. John Ridley Stroop'un 1935 yılında geliştirdiği 
üç kısımdan oluşan bir bilişsel kontrol testi. 
Bir rengin adı (örneğin, "mavi," "yeşil," ya da "kırmızı") 
farklı bir renkle yazıldığında (örneğin "kırmızı" kelimesi kırmızı renkle değil 
mavi kalemle/renkle yazıldığında) kelimenin rengini saptama isleminin daha fazla 
süre aldığını ve aynı renkle yazılması durumuyla karşılaştırıldığında daha fazla 
hata yapıldığını belirtmektedir. Bu okuma ve okuma sonucundaki anlama isleminin 
otomatik ve daha hizli olarak gerceklesmesinden kaynaklanmaktadir. Renk saptama islemi 
ise okuma kadar otomatiklesmis bir islem degildir.

Aşağıdaki linke basılarak oynanan oyunda amaç basit: Büyük kutudaki yazının rengini aşağıdaki seçeneklerden mümkün olduğunca çabuk seçmek. Oyun iki değişik soru seçiyor. Birinde kutudaki rengin adıyla rengin kendisi aynı. Diğerinde ise bu ikisi de farklı. Stroop etkisine göre ikisinin farklı olduğu durumda beynimizin doğru rengi bulması biraz daha uzun sürmeli.

Kutunun üstündeki kutularda o ana kadarki bazı istatistiki bilgiler var. Sol tarafta renkle yazının aynı olduğu soruların bilgileri, sağ tarafta da farklı olduğu durumdaki sonuçlar gösteriliyor. Doğru ve yanlış cevaplar ayrı ayrı sayılıyor. Toplam ve ortalama süre de sadece o kısımda verilen doğru cevaplar üzerinden hesaplanıyor.

Program