Eşyaların yok oluşu ve buna karşı çözümler

Evde sık sık kullandığım şeyleri salonda bana ait olan bir yere koyuyorum. Bu yerler genelde çalışma masalarımın üzeri, dolaplarımdaki raflar ya da masaların kenarları oluyor. Buna rağmen eşyalarım sık sık kaybolur, çünkü benim eşyalarım çocukların da işine yarayabilecek şeylerdir. Cetvel, pergel, resim malzemeleri, tornavida takımları falan.

Tornavida takımlarım kalmadı artık. Pergel duruyor sanırım ama çocukların ilk geometri ödevlerinde o da kaybolacaktır. Resim malzemeleri neyse ki yeterince var.

Beni rahatsız eden bu eşyaların başkaları tarafından kullanılması ya da tüketilmesi değil, kaybolmaları ya da kırılmaları ve daha da önemlisi bana bunların söylenmemesi. Yani bir şeyi alıp kullandıklarında haber verseler, bu sırada kırıldıklarında söyleseler durumdan biraz daha iyi haberdar olabilirim. Eksik olan şeyleri zamanında alabilirim, belki kaybolmadan yerlerine koyma şansımız olabilir ama buna bir çözüm bulamadım hala. Bulabileceğimi de sanmıyorum açıkçası. Ha, çocukken ben farklı mıydım? Sanırım değildim. Bu konuda babama hak verebilirim artık.

Son olarak, tam hafta sonu geldi, tripodu alıp biraz fotoğraf çekeyim dedim. Masamın yanında duran tripodu alıp bacaklarını ayarlamaya başladım ki bir bacağın kırılmış olduğunu gördüm. Önce şaşırdım çünkü her gün tripodu orada görüyordum ama bir gariplik farketmemiştim. O bacağı söküp kırılmış yere bir bakayım dedim ama oradaki vidaların yivleri de kırılmış olduğundan sökemedim. Yeni bir tane sipariş verdim. Salı günü gelecekmiş. O zamana kadar elle çekimlere devam.

Başlıkta bunlara karşı çözümler demişim, değil mi? Çözümüm yok. Yani yeni almaktan başka bir çözümün yok. Kaybolmalara, bozulmalara, haber vermemelere karşı pes etmiş durumdayım. Her seferinde söz verilmesine rağmen tutulmuyor bu sözler. Hesapta para olduğu sürece benim çözümüm işe yarayacaktır. Ondan sonra başka bir çözüm ararım heralde.

Matematiksel büyüteç

Geçenlerde yine hobi olarak sayılar teorisine başlayayım dedim. Genel olarak matematik öğrenmeyi seviyorum ama tembelliğim nedeniyle hiçbir alanında çok ilerlediğimi söyleyemem. Neyse işte, önce basit olduğunu düşündüğüm bir kitap seçtim. Kitabın hoşuma giden yönü biraz deneye dayalı olmasıydı. Yani kitabın daha en başında da zor sorular vardı ama bunları ispatlamak yerine sadece bu şartı sağlayan birkaç örnek bulmamı istiyordu.

İlk konulardan biri Pisagor üçlüleriydi. Yani

\(a^2 + b^2 = c^2 \)

eşitliğini sağlayan tamsayılar. Soru da öyle c sayıları bulun ki yukarıdaki şekilde yazılan iki değişik a, b sayı çiftleri olsun. Tabii ki genel yöntemi sormuyordu. Örnek olarak 65 sayısını vermişti ve bu özellikteki bir sonraki c sayısını bulun diyordu.

\(33^2 + 56^2 = 65^2 \)

\(16^2 + 63^2 = 65^2 \)

İlk önce iki tam karenin toplamı olarak iki değişik şekilde yazılabilecek tamsayıları aramaya başladım. Bunları bulursam sorumu çözebilecektim. Ama belki de sadece sayıları deneyerek soruyu çözsem daha kolay olurdu. Neyse bu yeni soru üzerinde çalışırken bir sürü, benim için ileri derece teorem buldum ama onları anlamadan kullanmak istemedim. Bir tane de basit olduğunu düşündüğüm bir makaleye rastladım. O makaleyi okumaya başladım.

Başlarda aradığımız şeyi şöyle yazalım diyordu:

\(N = a^2 + b^2 = c^2 + d^2 \)

Evet, bu sorduğum sorunun cebirsel yazılışıydı. İki değişik sayı çiftinin karelerinin toplamı aynı sayıya eşit olacak. Ardından bu eşitlikten aşağıdaki özellikleri kolaylıkla görebiliriz diye şu üç önermeyi verdi:

  • a ve b çift sayılar ise c ve d de çift sayılardır.
  • a ve b tek sayılar ise c ve d de tek sayılardır.
  • a ve b bir tek ve bir çift sayı ise c ve d’nin de biri tek diğeri çifttir.

Burada kafam biraz karıştı. İlk şıkka baktım. a ve b sayıları çift ise N toplamı çift olur. Burada bir sorun yok. Dolayısı ile c ve d sayılarının karelerinin toplamı da çift olmalı ama c ve d sayıları tek sayı ise de toplamları çift olur. Önerme ise bunların tek sayı olamayacağını söylüyordu.

Örneğin \(N = 9^2 + 3^2 = 81 + 9 = 90 \) eşitliğine göre ise şüphem o kadar da yersiz değildi. Bunu önermeyi nasıl kanıtlayacağımı düşünürken makalede verilen ipucunu gördüm. Sayıları ve toplamları modulo 4’e göre yazın!

Demek ki çift sayıların hepsi aynı şekilde çift sayılar değilmiş diye düşünüp bu şekilde bir büyüteç ile sayılara daha yakından bakmaya başladım.

\(a = 2k \) ve \(b = 2l\) olacak şekilde çift sayılar olsun. O zaman

\(a^2 + b^2 = (2k)^2 + (2l)^2 = 4k^2 + 4l^2 \equiv {0} (mod 4) \) çünkü 4’ün katı her sayı 4’e de tam bölünür.

Demek ki çift sayıların karelerinin toplamı her zaman 4’e bölünüyor. Peki tek sayıların karelerinin toplamı?

\(a = 2k + 1\) ve \(b = 2l+1\)

\(a^2 + b^2 = (2k)^2 + 4k + 1 + (2l)^2 + 4l + 1 = 4k^2 +4k + 1 + 4l^2 + 4l + 1 \equiv {2} (mod 4) \).

İki tek sayının karelerinin toplamı da 4’e bölündüğünde her zaman 2 kalanını veriyormuş. Demek ki önerme gerçekten de doğruymuş.

Bir ortaokul öğrencisinin çok kolay görebileceği şeyi belki ilk kez belki de yıllar sonra yine gördüm. Hatırlamıyorum. Hatırladığım şey, modulo işleminin bana daha önce bu çağrışımı yaptırmamış olmasıydı. Bu minicik sürprizler olduğu sürece bendeki öğrenme aşkı da bitmez.

Yazılım hatalarında bu hafta

Neredeyse bir ay önce programda bir sorun keşfettik. Yüksek üretim hızında bir süre sonra sunucu ile diğer uygulamalar arasındaki TCP/IP haberleşmesi duruyordu. Durmadan önce sunucu pencere büyüklüğünü sürekli azaltıyordu ve bir süre sonra sıfırda çakılıp kalıyordu. Bu noktadan sonra da hiçbir mesajı kabul etmiyordu. Bunun yanında test ekibinin dikkatini çeken başka bir nokta da sunucunun birden yüzde yüz işlemci kullanmaya başlamasıydı. Genelde bunun nedeni bir şekilde sunucunun sonsuz döngüye girmiş olmasıydı. Hangi thread’in sonsuz döngüye girdiğini bulmak kolaydı ama kodun o kısmında göze çarpan bir sonsuz döngü adayı yoktu. Bu nedenle hatayı haberleşme kısmında aramaya başladım.

Bir önceki versiyondan beri haberleşme modüllerindeki değişikleri kontrol ettim. Böyle bir etkiye yol açabilecek bir değişiklik yoktu. Bunun üzerine test sistemine bir önceki versiyonu yükledim ve aynı yük altında test ettim. Aynı davranış bir önceki versiyonda da vardı. Demek ki bu sorun daha uzun zamandır bizimle beraberdi ve biz bunu farketmemiştik.

Tabii ki hemen daha önceki versiyonu yükleyip aynı denemeyi yaptım ve bu versiyon sorunsuz çalıştı. Demek ki bundan bir sonraki versiyona geçerken bir şeyi bozmuş olmalıydım. Haberleşme modüllerini yine karşılaştırdım. Aralarındaki fark çok önemsizdi. Bu hata oradan gelemezdi.

Bu gibi durumlarda klasik mühendis yaklaşımından başka bir şey aklıma gelmez pek. Bir şeyi arıyorsan ve bu şeyin nerede olduğunu bilmiyorsan aramaya ışığın olduğu yerde başla. Sonsuz döngü olan kod kısmını incelemeye başladım. Kodun aslında sonsuz döngüye yol açması pek mümkün gözükmüyordu ama basit bir döngü ve multithreaded bir uygulamadan her şey beklenebilir. İlk kontrol ettiğim şeylerden biri bu döngüde en son değişikliği ne zaman yaptığım oldu. Evet, çalışan versiyondan çalışmayan versiyona geçerken yapmışım. Hatta çalışan versiyonda o noktada bir döngü yokmuş bile. Bir optimizasyon için o döngüyü eklemişim. Birden şüphelerim güçlenmeye başladı. Son versiyonda o döngüyü kaldırıp bir daha test yaptım ve son versiyon da sorunsuz çalıştı. Demek ki o döngüde kullandığım nesne hiç beklemediğim bir şekilde bozuluyormuş. Bunun üzerine bu nesneye her türlü erişimi senkronize etmeye başladım. Aslında bu sorunlara önlem olsun diye kendinden senkronize olan bir nesne türü kullanmıştım ama döngü içindeki iterasyonda bu senkronizasyon yeterli olmuyor tabii. Kötü bir günümde bunu atlamışım. Şimdi o modülde her şeyi düzelttim ve çıkmadan önce testi başlattım. Yarın sabah sonuçları görürüm.

Eve geldiğimde haftalardır yağmayan yağmurun sonunda yağıyor olduğunu gördüm. Bahçe sonunda bayram etti. Çekmecedeki tohumların da bir kısmını bahçeye ektim, başka türlü bu tohumları bitirme şansım yok. Bu yağmurlar haftasonu boyunca da devam edecek gibi. En azından bahçe sulamaya gerek kalmayacak.

Bahçe

Aslında bahçede pek bir değişiklik yok. Haftalardır bir damla yağmur yağmadı ama hava durumu yarın sağanak yağmur bildirdi. Umarım yağar. Her gün bahçe sulamaktan sıkıldım açıkçası. Dün çiçeklere gübre de verdim, bakalım işe yarayacak mı?

Salonda bahçeden daha çok çiçek saksılarda bekliyor ama bahçeye çıkarsam aşırı güneşe dayanamayacaklar diye korkuyorum. Biraz daha bekleyeyim en iyisi. Salonda ilk çiçek açtı bile. Aslında o çiçeğin öyle açmasını beklemiyordum ama ne bileyim işte, daha bu işin cahiliyim.

Hezaren çiçeği

Hezaren çiçeği tohumu diye etkim ama böyle bir çiçek çıktı.

Bunun dışında ketenleri de bugün bahçeye çıkardım. Bakalım çok mu erken davranmış oldum. Bir de yarınki yağmurdan sonra salyangoz sürüsünün akınına uğrayacağım korkusuna da kapıldım. Umarım herşeyi talan etmezler.

Bunun dışında tırtılları bulamıyorum artık ama daha çalıları kontrol etmedim. Az da olsa bir miktar ümidim var hala. Olmazsa da seneye artık. Uğur böcekleri ise yavaş yavaş yayılmaya başladı. Değişik türler mevcut şimdiden.

Uğur böceği

Bu arada dün bir sürpriz oldu. Sanırım kozasından yeni çıkan bir kız böceği ilk uçuş denemelerini benim bahçemde yaptı. Bir on dakika kadar otların arasında iyi saklandı ama sonra cesaret edip havalandı. Neyse ki şanslıymış da kediler kendisini görmedi.

kızböceği

Hobi olarak ders

Kendimi bildim bileli otodidaktik biriydim. Belki de yakın çevremde benim ilgilendiğim şeyleri bana öğretebilecek insanların olmaması nedeniyle bulduğum bir çözümdü. Bundan çok verim aldığımı söyleyemem ama bırakamadım da. Kendi kendime bir şey öğrenmenin zor kısımlarından biri kendi eksiğimi kolayca görememek. Yani neyi yapamadığımı görebiliyorum ama neden yapamadığımı bulmak kolay olmuyor. İyi bir öğretmenle bu sorunu çok kolay aşabilirdim aslında ama hiç yapmadım. Eskiden bu kaynaklar azdı, pahalıydı. Şimdi daha kolay bulunuyor ama iyisini seçmek kolay değil. Bu nedenle sanırım, hala kendi kendime öğrenmeye devam ediyorum.

Şimdi birçok şeyi internetten öğrenmek mümkün. Teoride yani. İnternette erişemeyeceğim bilgi yok gibi. Vikipedi gibi bir ansiklopedi var. Her ne kadar çocukken ansiklopedi okumayı seviyorduysam da Vikipedi beni bundan soğutmayı başardı. Arada ilgimi çeken ama uzmanı olmadığım bir konuda arama yaptığımda Vikipedi sayfasında verilen ilk cümlenin içinde geçen kelimelerin yarısını anlamadığım oluyor. Neyse ki linkleri takip ederek her bir kelimeyi öğrenmek mümkün ama dikkatim de dağılıyor bu arada. Nereden nereye geldiğimi bilemiyorum. Çocukken eğlenceliydi bu ama yaşlandıkça daha sabırsız oldum heralde. Vikipedi’de bir şey öğrenirken ecel gelirse diye korkuyorum belki de.

Yine de kısa, anlık bilgiler için, örneğin önemli birinin doğum tarihi, Vikipedi kullanmaya devam ediyorum. Daha geniş konular için Vikipedi’yi tamamen bıraktım ama. Bir ara online dersleri de denediğim oldu. Coursera, udemy gibi sitelerde dersler aldım. Çok azını bitirdim, kalanlara devam etmedim bile. Aslında bunları beğenmemek için çok ciddi bir sebebim var mı emin değilim ama sayfaların para kazanmak için ellerinden geleni yapmaya çalışması beni soğutmuş olabilir. Diğer taraftan videolarda konulardan basitçe, çoğunlukla çok basitçe bahsediyorlar. Aklıma takılan şeyleri de aslında derse katılan topluluğa ya da dersi verenlere sorabilirim ama bu da pek sevmediğim bir iştir. Bir de belli bir zaman planına uygun olarak öğrenmek bana uygun bir şey değil artık. Neden uygun olmadığına belki başka bir gün değinirim.

Son zamanlarda en çok kullandığım iki şey kitaplar ve youtube videoları. Eğer genel bir konuyu epey öğrenmek istiyorsam kitabı kullanıyorum. Bir sürü matematik kitabı buldum ve bana hitap edenleri tespit etmeye çalışıyorum. Bu oldukça zaman alan bir iş ama her kitap herkese uymuyor maalesef. Youtube videolarının güzel tarafı da bilgilerin görsel ve işitsel desteğinin iyi olması. Bir şeyi öğrenirken ne kadar çok duyu organı kullanılırsa o kadar iyi bence. Youtube’daki bazı üniversite ders videolarını takip etmek hoşuma gidiyor. Birçok kişi belgesel izler, ben ders videolarını seyrederim. Şu sıralar Yale üniversitesinden müzik teorisi dersine takıldım. Benim için oldukça yeterli bir video serisi.

Bir de son olarak podcast olayı ilgimi çekti. Arkadaşla işe gidip gelirken arabada onun dinlediği podcastleri dinleme fırsatı buldum ve hoşuma da gitti. Eğer işe gidip gelirken araba kullanıyor olsaydım kesin böyle bir şey denerdim ama tren yolculuklarında hala kitap okumayı tercih ediyorum.

Şimdi biraz matematik çalışıp eve gideyim. Bahçede yapacak tonla iş var hala.

Aşı ve karşıtlığı üzerine fanteziler

Bir süredir korona yüzünden aşı karşıtları arkadaşların gönderilerine de rastlıyorum. Evet, benim de aşı karşıtı tanıdıklarım var. Bu salgının tehlikesinin abartıldığı görüşünde birleşen gönderiler yapıyorlar. Maske takanlarla dalga geçiyorlar filan. Bu kısımlar üzerine düşünme gereği bile duymadım açıkçası. Olası bir aşının bulunmasında da devletin herkesi aşı olmaya zorlayacağını ve bunun insan haklarına aykırı olduğunu belirtiyorlar. Aklıma takılan kısım burası oldu.

Herhangi bir tedavide hasta tedaviyi kabul etmeyebilir. Böyle hakları var ve doktor bu durumda onu tedaviye zorlayamaz. Bunun yanında bazı aşıları çocukluktan itibaren mecburen oluyoruz. Demek ki bunlar öyle standart tedaviler değil. Anlaşılan işe yaramaları için herkesin aşı olması gerekiyor, ya da aşı olunmadığında hasta olma şansı yüksek ve sonuçları da çok ağır oluyordur.

Aşı bulunduğunda devlet bizi bu aşıyı olmaya zorlayacak mı acaba? Bunun cevabını bilmiyorum. Son salgınlara baktığımda devletler çoğunlukla bazı aşıları ya da adaylarını satmaya çalıştı sadece. Devlet böyle bir aşıyı yine satmaya kalkarsa alır mıyım? Açıkçası bunu henüz bilmiyorum.

Aşıyı ilk bakışta kendi açımdan ele aldım. Yani beni koruyacak bir şey. Diğer taraftan eğer virüs benim vücudumda çoğalamazsa başkalarına da bulaşamaz. Yani aynı maske gibi aslında aşı büyük çoğunluk için başkalarını korumak amaçlı olacak gibi. Peki bu durumda aşı olmayı doğrudan reddeden insanların durumu ne olacak?

Bu kişilerin hasta olmaktan korktuklarını sanmıyorum. Hastalığı bulaştırmaktan korktukları da yok anlaşılan. Bu arada bu hastalığın hafif atlatılsa bile uzun vadede hiçbir etkisinin olmadığını varsayıyorum. Zamanla bunun ne kadar doğru bir varsayım olduğunu görürüm ya da görmem ama şimdi kafamı daha da karıştırmak istemiyorum. Neyse, sağlıklı bir insanın hastalığı başka birine bulaştırabilmesi “benim vücudum, benim kararım” düşüncesiyle savunulabilir mi?

Birçok hastalıkta bunu dikkate almıyoruz bile. Gribi her yıl birilerinden alıp başkalarına bulaştırıyoruz. Hatta bulaştırdıklarımızın bazıları da ölüyordur ama hiç kimse suçlanmıyor. Tamam, gribi kimin kime bulaştırdığını tespit edememenin avantajları bunlar ama da yine de tamamen suçsuz olduğumuzu söyleyebilmek de çok zor. Bunun yanında HIV pozitif olup, bunu biliyor olmasına rağmen gerekli önlemleri almadan başkasına bulaştırmak suç olabilir. Peki test sayısını artırarak kimin kime covid bulaştırdığını tespit etmenin mümkün olduğu vakalarda yine bu kadar rahat olabilecek miyiz? Açıkçası bu şekilde ilk davanın ne zaman açılacağını merak ediyorum. Ne de olsa ihmal nedeniyle ölüme sebebiyet verme gibi bir suç var.

Eğer virüsün özgür iradesi olsa aşı olmamayı belki de bir katile yataklık ve yardım etmek olarak değerlendirmemiz bile mümkün olabilirdi ama bir virüsün insanları öldürmek gibi bir planı olduğuna inanmıyorum. Öyle programlanmış olsa bile. Yine de bizim açımızdan virüsler can düşmanlarımız, çünkü virüsle anlaşma şansımız olmadığından barış içinde yaşama şansımız da yok. Böyle bir savaş varsa eğer, aynı kurallara göre oynanmadığı da açık. Birbirimizle yaptığımız savaşlarda bile insan haklarını geri plana atmaktan çekinmiyoruz. Dolayısıyla bözle bir rakiple savaşırken insan haklarından söz etmek ne kadar mantıklı olur bilmiyorum.

Neyse işte. Oldukça düzensiz de olsa aklıma gelen bazı soruları yazayım dedim. Aşı bulunsa da bulunmasa da, soru sorma fırsatını kaçırmamak lazım.

Satranç mı briç mi?

Bu akşam liseden bir arkadaş instagram üzerinde şairler ve aşkları konusunda konuşacak. İkisinden de anladığım söylenemez ama programı dinlemeyi düşünüyorum. Tek sorun aynı saatte briç turnuvam olması. Bilgisayarla turnuvada oynarken telefonda da programı dinlerim heralde.

Lisede, hatta daha öncesinde satrançla ilgileniyordum. Satranç mantıkla ilgili bir numaralı oyundu o zamanlar. Çevreden öyle duymuştum bir kere. Satranç saf mantıktı ve satranç mantığı geliştiren bir oyundu. Okullarda da satranç desteklenen bir oyundu. Her okulda bir satranç kolu olurdu. Satrançla o kadar çok ilgileniyordum ki neredeyse lise sınavını kazanamayacaktım. Bir şekilde ikinci tercihime girebildim ama. Ondan sonra satranç hastalığım okulda da devam etti. İyi bir oyuncu muydum? Okuldaki çevreme göre fena değildim. İlk sene anca ikinci olabilmiştim. İkinci sene şansa birinci oldum, hatta liseler arası bir turnuvada Kayseri’de birincilik kupası da aldım ama o kupayı okula vermedim ve kendisi şu an yerin altında bir yerlerde. Son sene de sınava hazırlanacağım diye turnuvalara katılmadım. Üniversitede ise bana aslında pek de iyi olmadığımı gösteren bir kaç rakiple karşılaşma imkanı buldum.

Daha sonra kuzenlerimin de yardımı ve biraz zorlamasıyla briç öğrendim ama sadece öğrendim. Oynayabildiğim söylenemezdi. On yıl önce filan briçi yeni baştan öğrendim. Artık satrancı tamamen bıraktığım yıllardı ve ondan sonra düşünmeye başladım. Neden daha önce briç öğrenmedim ve neden orta seviye okullar satrancı desteklerken briçe hep kötü gözle bakıyorlardı?

Okul idarelerinde satranç oynayan öğrenciler mantıklı düşünmeyi öğrenirken briç oynayan öğrenciler sanki serseri olacak gibi bir görüş vardı. Oysa briç gerçek hayata daha yakın bir oyundur.

Satrançta her hamle kesindir, herkes eşit bilgiye sahiptir ve dolayısıyla kaybettiyseniz hata yapmışsınızdır. Briçte öyle değil. Kusursuz oynasanız bile kaybedebilirsiniz ve yanlış oynasanız da kazanabilirsiniz. Aynı hayatta olduğu gibi. Rakibinizin gücüyle ilgili bir şey değil bu, oyundaki şans faktörü ve herkesin sadece kısmi bilgiye sahip olmasına bağlı. Ayrıca briç de tamamen olasılık hesabı ve mantık üzerine kurulu bir oyun. Yani satranç sadece mantığı geliştirirken briç, insanların oldukça zayıf olduğu ama hayatlarının her anı kullanmaları gereken olasılık hesabını da geliştirir.

Türkiye’de durumlar nasıl bilmiyorum ama Almanya’da orta seviyeli okullarda briç klüpleri yavaş yavaş kurulmakta. Umarım bu oyun bütün dünyada hakkettiği yerlere ulaşır.

Fetih

Her ülke, her millet tarihindeki başarıları coşkuyla kutlasa ne kadar güzel olurdu. Çok büyük başarılar olmasına da gerek yok bence. Kutlanacak bir şey elbet bulunur. Ayrıca son gülen iyi güler görüşünü de iyi bir strateji olarak görmüyorum. Gülme fırsatını buldun mu güleceksin. Bugünün işini yarına bırakma!

Hatta bir milletin bazı başarılarını diğer milletler de beraber kutlayabilir. O zaman dünya daha güzel bir yer olmaz mı? Mesela biz Malazgirt savaşıyla Anadolu’ya girişimizi, doğudaki ülkelerin halkları da Türklerden kurtulma bayramı gibi kutlayabilir. Tabii ki bu örnekten tarih ve coğrafya konusunda ne kadar cahil olduğum belli oluyordur ama fikir aşağı yukarı anlaşılıyordur. Biz batıya geldikçe doğudaki varlığımız ya da gücümüz azalıyordur. Dolayısıyla doğudaki milletler için de kutlanacak bir şeyler oluyordur.

İstanbul’un fethi de tam kutlanacak bir başarı. Söylentiye göre çağ kapatığ çağ açtık bu fetihle. İşin komik kısmı ise açtığımız çağa diğer milletler bizden iyi girmiş. Olsun, yine de bu fethi kutlamalıyız. Hatta Yunanlılar da artık kutlamalı. Büyük İstanbul depreminden kurtulmalarının yıldönümü ne de olsa.

Hemen aklıma gelen bazı kutlamaları yazayım.

10 Ağustos: Batılılar tarafından kutlanabilecek olan “Osmanlılara her istediğimizi kabul ettirebileceğimizi görme bayramı”. Aynı günü Osmanlılar da “Ülkenin sorunlu bölgelerinden kurtulma bayramı” olarak kutlayabilir. Ne tesadüf ki bu yıl yüzüncü yıldönümüymüş. Hep beraber kutlamak ne güzel olurdu.

30 Mayıs: Türklerin Avrupa’dan atılma bayramı olabilir. Aynı şekilde biz de bu günü batının ahlaksızlığından kurtulma bayramı olarak kutlayabiliriz. Aslında acele etsek kutlamalar bugüne yetişebilir.

Dilerim bu örnekler kısa süre içinde hem çoğalır hem de uygulanır. Bu şekilde dünyanın çok daha güzel bir yer olacaktır.

Takipçi

Geçen gün arkadaşlarla konuşurken biri bana “senin blogunu kaç kişi takip ediyor?” diye sordu. Az daha “sen de takip ediyorsan bir kişi” diyecektim ama vazgeçtim ve bilmediğimi söyledim.

Bu sosyal medya uygulamaları bizi birçok kişiyi takip ettirir oldu. Instagram, Twitter, Facebook benim sıklıkla kullandığım ortamlar. Başlangıçta her şeye yetişebiliyordum ama takip ettiğim kişi sayısı arttıkça sevdiğim insanların gönderilerini bile kaçırır oldum. Takip ettiğim kişileri sınıflamak da hoşuma gitmiyor açıkçası, birçoğunu öyle kesin bir sınıfa koymak mümkün olmuyor bile.

Bir de takip ilişkisinin diğer yönü var. Takip edilme yani. Çok takip edilen birinin de işi zor. Bir mesaj gönderse ve her takipçi bu mesaja bir yorum yazsa hepsine cevap vermeye yetişemez. Bunun yerine bazı yorumlara cevap vermeyi deneyebilir. Cevap verdiği yorumlarda konuşmalar daha uzayabilir, cevap yazmadığı yorumları yazanlar da “beni iplemiyor” diye düşünebilir. Eğer takip edilen kişi yorum yazmadıklarını iplediğini göstermek için onlara da cevap yazmaya kalkarsa da yetişememe seçeneğine dönmüş oluruz.

Her ne kadar temelde ben de çok kişi tarafından takip edilmek, beğenilmek istesem de az kişi tarafından takip edilmenin nimetlerinin de farkındayım. Çok takipçinin baskısı nedeniyle insan bazen istediği bir şeyi yazamayabiliyor. Yanlış kişiler okuyunca tatsızlık çıksın istemiyor. Ya da kafasında taşıdığı bazı yükleri ortaya anlatıp bunlardan kurtulamıyor. Az takipçim sayesinde, sorunlarımı Midas’ın berberinin yaptığı gibi dayanılmayacak ağırlıklara ulaşana kadar taşımama gerek kalmıyor. Nasıl olsa her yazdığımı okuyan yoktur diye karanlık yanlarımı araya ufak ufak serpiştirebiliyorum. Karanlık taraflarım elbette var. Herkesin olduğu gibi.

Bahçede hayat

Bu akşamki kontrolde bahçedeki durum yine umut verici bir hal aldı. Kaynanamın yolduğu otların yanındaki bir sarımsak otunun yaprakları kemirilmişti. Bu bir tırtıl işareti olabilir diye otu incelemeye başladım ve aradığımı buldum.

https://www.instagram.com/p/CAvdTwhJO1_/

Kerata gerçekten de iyi kamufle oluyor.

Bundan başka ağustosböceğigiller de ortaya çıkmaya başladı.

https://www.instagram.com/p/CAvfuR5pfEO/

Pencere kenarındaki çiçeklerim de kediler izin verdiği sürece büyümeye devam ediyor. Çok kararsız durumdayım. İçerde Maryam küçük çiçeklerin topraklarını dağıtıyor, bahçede de salyangozla çiçekleri yiyor. Biraz daha sabretmeliyim sanırım.

Hasekiküpesi

Hezaren çiçeği

Bunun dışında çilekler, frenk üzümleri olmaya devam ediyor. Domatesler de henüz yolun başında ama fena gözükmüyorlar.