Gerçek bir sayısalcı

Büroda oturmuş günlük delirme sınırımızda bir o yana bir bu yana salınımlarımıza devam ediyorduk. Görüntü işleme grubundan matematikçi arkadaş dikkatlice kapıyı açıp içeri girdi. Yine nerede bir hata buldu acaba diye beklerken heyecanla anlatmaya başladı:

– Ay büroda dayanamıyorum artık.

+ …

– Karşımda oturan stajyerin davranışları deli ediyor. Çıldıracağım. Çalışamıyorum, ben de kaçtım geldim.

+ Nasıl davranışlar?

– Şey işte, nasıl anlatayım? Şöyle şeyler değil de, hmmm …

Burada cümleler bitti artık sadece el kol hareketlerine başladı. Yanında bir şey de söylemek istiyordu ama aklına bir türlü gelmiyordu. Bu sahnelere alışıktık. Dakikalarca sürdüğü olurdu.

– Şey değil ya, bilirsin sen.

El hareketlerine devam.

+ İki kelime? Yabancı?

Cevap yok ama hareketler daha da hızlandı.

+ Film? Dizi. Birinci kelime …

Bir iki dakika biz dalga geçtik, o bize el kol hareketleri yaptı ama sonunda kelimeyi buldu. Sözlü.

Eleman stajyerin sözlü olmayan davranışlarından rahatsız olmuş. Sonra bu hareketleri anlatmaya başladı. Parmaklarıyla masaya vurmak, farenin tuşuna sert ve sıkça basmak, klavye tuşlarıyla ritim tutmak falan filan. Kabul etmeliyim ki bu örnekler simetri hastası, evet ve hayırdan (aslında sadece hayır) başka bir cevap bilmeyen, yemeği çatalla sosundan ayırmaya çalışan (ve bunda başarılı olan) bu arkadaşı delirtmek için gerçekten de yeterli şeylerdi.

– Sizin büro daha kalabalık, daha gürültülüdür ama bizim bürodan iyidir.

+ İstersen buraya gelebilirsin ama ben de hep kendi kendime konuşuyorum. Ona göre.

Bunu biraz düşündükten sonra ciddi olduğuma ikna oldu ve kendi bürosuna döndü.

Bahçe durumları

Kelebek çalımın yanındaki tırtıl ve uğurböceği larvaları kayıp. Kaynanam bahçemin acınacak durumunu görüp yaban otlarını yolmuş. Bu arada otların üzerindeki misafirler de ya ölmüş ya kaçmış. Neyse, artık önümüzdeki canlılara bakacağız.

Bugün sipariş ettiğim tripod geldi. Biraz bahçede deneme yaptım.

https://www.instagram.com/p/CAs34ITJlL-/

Gülümüz iyice açtı artık.

https://www.instagram.com/p/CAs4gRIJ-r3/

Bu yıl ektiğim tohumlardan açan ilk çiçek bu oldu. Adını not almadığım için şu an bilemiyorum ama.

https://www.instagram.com/p/CAs5KScpSJu/

Frenk üzümlerimiz de olmak üzere.

Çılgın bir iş günü daha

Dün akşam internette arkadaşlarla konuşurken konu tabii ki korona krizinden açıldı. Türkiye’deki arkadaşlarım hep home ofis çalışırken ben her gün işe gidip geliyordum. Aslında bizim IT’nin bütün beceriksizliğine rağmen teorik olarak evden çalışmam mümkün, yazdığım programlar ürettiğimiz makinelere pek bağlı değil. Unit testler, mock objectlerle işimi rahatlıkla halledebilirim. Benim işe gitme nedenim daha çok evde konsantre olamamam, sosyal olma ihtiyacı (evet, asosyal de olsam biraz sosyallik gerekiyor) ve yolda kitap okuyabilme fırsatı. Kısaca home ofis çalışabilenleri kıskandığım hiç olmadı ama Türkiye’yi tabii ki kıskanıyoruz.

Bugün büyük bir müşteri için yaptığımız bir proje üzerine çalışmam gerekiyordu. Normalde bürodan test merkezindeki her makineye erişip onları kontrol edebiliyorum. Sadece makineleri çalıştırırken bazen dikkatli olmak gerekiyor. Neyse, test sistemine yeni versiyonu yüklemeye çalıştığımda farkettim ki makineye erişmek mümkün değil. Arkadaşa neden erişemediğimi sorduğumda müşterinin de aynı sistemde test yaptığını ve bu nedenle makinenin intranette olmadığını söyledi. Programı nasıl yükleyeceğimi sorduğumda da bir adet USB sürücüsü gösterdi. Geçen hafta da başka bir müşterinin makinesini müşteriyle beraber test etmiştik ve orada sorun olmamıştı, makineye intranetten erişilebiliyordu. Ayrıca şef bu makineyi hem benim hem de müşterinin aynı anda test edebilmesi için organize etmişti ama bu ufak ayrıntıyı unutmuştu demek. Gören de demilitarized zone filan kullanıyoruz sanacak, alakası yok. Programı müşteriye göndersem ve o yüklese daha çabuk olabilir diye bile düşündüm ama kaçış yok. Mecburen her test için yirmi metre filan yürüyeceğim. Aslında fena da olmayabilir, günlük sporumu yapmış olurum böylece. Ah bu içimdeki Pollyanna da hiç ölmeyecek gibi.

Tam ben test işlerine başlamıştım ki, arkadaş programı müşterinin makinesine (bizim test merkezindeki değil, müşterinin test merkezindeki) makineye de yüklemesi gerektiğini söyledi. Meğer şef ondan bunu yapmasını istemiş. Gerekçe de müşterinin bizim bir şeyler yaptığımızı düşünmesini sağlamakmış. İyi bir düşünce ama bu yükleme işi bitince müşterinin ilk sorusu tabii ki “Yeni ne var? Ne test edebiliriz?” olacak. Buna henüz bir cevabımız yoktu. Son toplantıdan beri başka bir müşterinin projesiyle uğraşmıştık. Şef de bugün başka bir yerde başka bir müşteriyle toplantıda. Ben de arkadaşa “programı şimdi yükleme, bana bir saat ver. Müşterinin test edebileceği yeni bir fonksiyonu ekleyeyim sisteme” dedim.

Bu sırada başka bir bölümden bir eleman aradı ve bana dünkü testte bir sorun çıktığını ve bunu düzeltip düzeltmediğimi sordu. Ben de “Hangi makine, ne testi, ne sorunu?” diye sorusuna üç soruyla cevap verdim. “Dün biri bir test yapmış ve bizim şefi aramış, o sen değil misin?” diye üç soruma tek soruyla karşılık verdi. Bu oyun iyice sıkıcı olmaya başlamıştı. “Hayır” dedim. Bu testlerden haberimin olmadığını söyledim. Bu arada kendi kendime de soruyorum, kimin aradığını neden şefine sormuyor? Sonra bunu ona da sordum. Şefi bugün izinliymiş. Bu şirkete bayılıyorum bazen. Minimum bilgi ile maksimum iş yapıyoruz.

Sonunda testi kimin yaptığını öğrendik. Test sonuçlarını makineden alayım bari dedim ama makine çoktan müşteriye gönderilmiş. En iyisi şimdi başka bir makine bulup şu testi bir de ben yapayım. Önceki makineyi kaybetmiş olabiliriz ama sonrakileri kurtarayım bari.

Yine, yeni, yeniden şapkalar

Bu seferki soru Peter Winkler’in “Mathematical Puzzles: A Connoisseur’s Collection” adlı kitabından geliyor.

Mahkumlar bir odada toplanıyor ve bir çemberin etrafına diziliyorlar. Herkes birbirini görüyor. Her birinin başına yazı tura ile seçerek ya kırmızı ya da mavi bir şapka konuyor. Kimse kendi şapkasını görmüyor ve odaya girdikten sonra kimse birbiriyle iletişimde bulunamıyor. Şapka koyma işlemi bitince sırayla herkes sırayla gruptan ayrı alınacak ve kendisine şapkasının rengi sorulacak. Bu kişi ya şapkasının rengini tahmin edecek ya da pas geçecek.

Eğer kimse tahminde bulunmazsa ya da en az bir kişi yanlış tahminde bulunursa bütün grup idam edilecek. Yani grubun kurtulması için tahminde bulunanların hepsinin doğru renkleri bulması gerek. Kurtulma şansını artırmak için bir strateji bulun.

İş dünyasındaki anlamadığım olaylar

Projeler genelde belirlenen zamanda ve istenen ölçülere uygun şekilde bitmez. Bu durumda projenin kimin için yapıldığı önemli olabilir. Kendim için yaptığım bir projede bunlara çok takılmayabilirim. Nasıl olsa yarın ölecekmiş gibi yaşamadığımdan bir gün daha geç bitse de olur. Burada çko belirgin olmasa da iki önemli adım var. Birincisi projenin gecikeceğini projenin alıcısına, yani kendime haber veriyorum ve ikincisi de projenin müşterisi, yani ben, bu gecikmeyi nedenlerini bilerek kabul ediyor.

Bu adımlar kendimiz dışındaki bir müşteriyle çok değişik şekillerde yürüyebiliyor. Bazen müşteriye işin yetişmeyeceği çok geç bildiriliyor. Bazen müşteri işin aslında yetişmediğini malı teslim aldıktan sonra kendisi keşfediyor. Bu durumlarda müşterinin hayal kırıklığını, kızgınlığını anlatmama gerek yok heralde. Tabii ki hemen telefon açıp hesap sormaya başlıyor. Burada da kendisine aslında önemli olmayan çeşitli nedenler sunuluyor ve sorunun giderileceği sözü veriliyor. Artık müşteriler de bu işlere iyice alışmış olmalı ki projeler aynı müşterilerle bile aynen böyle devam ediyor.

Burada bahsetmek istediğim asıl senaryo aynı projede müşteriyle beraber aynı anda çalışılan işler. Örneğin bir sistemin bir parçasını biz yapıyoruz, bir parçası müşteriden geliyor ve bunlar entegre edildikten sonra sistem müşteriye satılıyor. Bu entegrasyon sürecinde iki taraf da aynı sistemi kendileri açısından beraber test ediyor, beraber hataları düzeltiyorlar. Böyle bir ortamda tarafların birbirlerine yalan söylemesinin ne anlamı var diye düşünmeden edemiyor insan.

Kendi kendime açıklamalar arıyorum ama her zaman bulabildiğimi söyleyemem. İlk düşündüğüm şey bu sözler verilirken benim bilmediğim bilgilerin de kullanıldığı oluyor. Ne bileyim, belki müşteriyle sistemin yüzde yüz hazır olmayacağı zaten konuşulmuş olabilir. Teslimden bir ay sonra bütün hatalar giderilecek diye anlaşma yapılmış olabilir. Bu tür şeyler bizim gibi yazılımcılarla pek konuşulmaz. Asıl eğlence ise müşterinin yazılımcısı da bunlardan haberdar değildir ve iki tarafın yazılımcısı birbirlerini aynı sınıfın ezilen üyeleri olarak görüp birbirlerine içlerini dökmeye başlayınca başlar. Bu konuşmalar kulaktan kulağa iki tarafın patronlarına da ulaşır. Sonra yazılımcılara durumu açıklama ihtiyacı görülmeden fırça atılır. Bu da yazılımcıların daha çok dedikodu yapması şeklinde kısır döngü yaratır.

Son gördüğüm olay ise bunlardan bir adım daha kötüydü. Yazılımcılar beraber aynı sistemde testler yapıyor, dolayısıyla iki taraf da sistemin aslında hazır olmadığını biliyor. Teslimattan önce şefler seviyesinde son bir telefon konferansı yapılıyor. Toplantıya yazılımcılar da katılıyor. Bu toplantıda durumdan haberdar olan müşterinin şef kadrosu sistemin yetişmeme şansı varsa teslimatı erteleme teklifinde bulunuyor. Fakat diğer ekibin kahraman şefleri buna gerek olmadığını, sistemin hazır olduğunu ve hatta daha planlanandan iki gün önce teslim edileceğini bildiriyor. Büyük ihtimalle iki tarafın da yazılımcıları bu sırada kendi şeflerine siz manyak mısınız der gibi işaretlerde bulunuyordu. Görüntüsüz telefonun avantajlarından biri de bu tür iletişimlere izin vermesidir. Bu görüşmede müşterinin açıkça geçmişteki tecrübelerinin yarattığı hayal kırıklığının bu sefer de gerçekleşeceğinden korktuğunu açıkça söylemesi de diğer şeflerin tavrında bir değişiklik yaratmadı.

Evet, sistem planlanandan iki gün önce bilinen bütün sorunlar giderilmeden müşteriye teslim edildi. Müşteri de bütün bu süreç boyunca bunun olacağını biliyordu. Hala düşünüyorum. Bu tür iş hamleleri yapılırken oyuncular kendilerini karşısındakilerin yerine hiç mi koymuyor? Karşısındakinin rasyonel hareket edeceğini varsaymıyor mu? Bulabildiğim tek cevap gerçekleri söylemenin durumu çözülebilir bir hale getirmeyecek olması. Yani diyelim ki müşterinin teklifi kabul edildi ve teslimat ertelenecek. Peki ne kadar ertelenecek? Buna cevap verebilmek için yeterli bilgi yok heralde. Uzun bir süre söylenirse şimdiye kadar söylenen yalanların boyutu da büyüyecek. Kısa bir süre söylenirse yine yetişmeyecek ve yine aynı noktaya gelinecek. Heralde sistemi zamanında ya da daha erken teslim ederek suçu şimdiye kadarki belirsizliklere atmayı planlıyorlardır, şimdiye kadar farkedilmemiş hatalar gibi. Diğer taraftan müşteri bu süreç yönetimlerinin kendisini geçmişte de hayal kırıklığına uğrattığını açıkça söylemiş. Yok bu işin içinden çıkamıyorum. Bir çeşit çaresizlik olmalı ama bilemiyorum ama.

Günlük

Evet, bu sabah bahçedeki uğurböceği larvalarının filmini çektim. Ayrıca dün gördüğüm tırtılı da aradım ama onu bulamadım. Yerine gerçekten de bir turuncu süslü tırtılı buldum. Belki de düşündüğümden daha çok kelebek bahçede yumurtladı. Otları yolarken daha dikkatli olayım.

https://www.instagram.com/p/CAdlomQJvyW/
turuncu süslü tırtılı sarımsak otu yaprağı üzerinde

Bu tırtıllar yapraklar üzerinde o kadar güzel kamufle oluyor ki bulmak için yenmiş yaprak aramak en kolay yol gibi gözüküyor.

Bu da uğurböceği larvalarının videosu.

Videonun son kısmında avcı larvaların birini avını yerken görebilirsiniz. Uğurböceği deyip geçmemek lazım. Etobur türleri var.

Bugün yine internetteki gazete haberlerinin başlıklarının ne kadar saçma olabileceğini gördüm.

“Prof. Dr. Mehmet Ceyhan: Türkçe konuşmak virüsü daha az yayıyor”

Başlık bu. Adam başka şeyler anlatmış. Bir de ilginç bilgi olarak bazı seslerin (örneğin ts) daha çok damlacık yaydığı şeklinde yabancıların bir araştırmasına gönderi yaparak Türkçe’de bu sesin olmadığından Türkçe virüsü daha az yayar heralde diye bir çıkarım yapmış. Gazeteler de bu bilgiyi adamın tüm konuşmasının yerine koymuş. Habercilik, özellikle de internetteki habercilik artık bu noktaya geldi. Diğer taraftan Mehmet Bey’in çıkarımı da yetersiz olabilir. Tweetindeki alıntıya göre test İngilizce yapılmış diye düşünüyorum. Değişik dillerde değişik sesler daha farklı sıklıkla kullanılabilir. Örneğin “ç” sesi daha az damlacık üzretmesine rağmen belki Türkçe’de İngilizce’ye göre çok daha fazla kullanılıyorsa toplamda ciddi bir problem olabilir. Eğer tembellik yapmayıp bu çalışmayı bulur ve okursam belki daha kesin şeyler söyleyebilirim.

Artık yavaş yavaş yatabilirim. Terence hala dışarıda. Çekingen Terence özgrülüğüne en düşkün kardeş çıktı. Heralde hala komşunun bahçesinde böcek ya da yarasa filan avlıyordur.

Günlük

Yine çok yoğun geçen bir iş gününün ardından kendimi bahçeye attım ve iki güzel sürprizle karşılaştım. Birincisi kelebek mıknatısı olarak iş gören ağacımın sağ tarafında yaprak bitleri vardı. İlk bakışta çok iyi bir haber gibi görünmese de hemen yanındaki, aslında bahçede çok fazla olduğu için yolmayı düşündüğüm aynısefa çiçeklerinin üzerinde de uğurböceği larvaları vardı. Yakında bitler için zor günler başlayabilir. İşi daha da karışık yapan şey ise bitleri korumaya çalışacak olan karıncaların da yakında olması.

İkincisi de bütün bahçeyi neredeyse ele geçirmiş olan sarımsak otlarının birinde sonunda bir tane tırtıl gördüm. Eğer çok şanslı olursam seneye bir tane turuncu süslüm olabilir.

Bunun dışında işler düşündüğüm kadar hızlı gitmediğinden cuma günü de işe gitmeye karar verdim. Yarın tatil, bahçede film çekimleri çalışması yapacağım.

Günlük

Bugün keten ve hezaren çiçeklerimin toprağını değiştirdim. Dışarısı için hala hazır değiller sanırım. Hazır olduklarında da bir iki tanesini saksıda tutmaya devam edeceğim, salyangozlar hepsini rahat bırakmayacak gibi. Salyangozlara karşı da önlem almak istemiyorum, onlar da aynı doğanın bir parçası. Belki herkese yetecek kadar çiçek yetiştirmenin yolunu bulabilirim.

Bazı otların ne olduğunu çiçek açana kadar anlayamıyorum. Bu işte çok cahilim ama fotoğraf çekmeye yetecek kadar becerebiliyorum. Fotoğraf çekmeyi seviyorum ama fotoğrafçı sayılmam. Arada güzel şeyler çektiğim de oluyor. Genelde çiçek, böcek motifli makrolar çekmeye çalışıyorum. Kompozisyon, estetik gibi kaygılarım her zaman olmuyor çünkü biraz sabırsızım. Çektiğim fotoğrafı bilgisayarda işleyip sanat eserine çevireyim diye de uğraşmıyorum.

Son zamanlarda kısa doğa videoları da çekmeye başladım. Bir dakikalık kısa şeyler. Youtube’a koyuyorum. Aşırı amatör işler ama hoşuma böylesi gidiyor. Hazırlaması da seyretmesi de hızlı. Uzunca bir videoda aranan şeyi bulma sorunu bu tür videolarda yok. Seyreden en fazla bir dakikasını kaybetmiş oluyor.

Dün gece “What is real” başlıklı kitabı okumayı bitirdim. Bilim felsefesi açısından oldukça başarılı buldum kitabı. Quantum fiziği öğrenmek için doğru bir kaynak değil tabii ki ama fiziğin bu dalının tarihini kahramanlarının da hikayeleriyle beraber oldukça güzel anlatıyor.

Bu alşam da geçen gün başladığım Citizen Kane filmine devam edeyim bari. Şirketteki sorunları düşünmekten iyidir.

Günlük

Hafta sonu geldi, soğuklar bitti. Pencere kenarında biriken çiçeklerin bir kısmını bahçeye ektim. Benim için çiçek yetiştirme aşamasındaki en sıkıntılı safha. Neyi ne zaman nereye ekeceğimi bilmiyorum. Diğer taraftan çok da sorun değil. Artan tohumları da bahçeye saçarım yakında, bu yıl olmasa seneye çıkar bir şeyler.

Domatesleri de ektim. Çilek ve domatesten başka bir şey ekmiyorum artık. Çilekleri de ektiğim söylenemez. Kocaman bitki oldular. Nerede ekilmek istiyorlarsa oraya gidiyorlar. Bana da kabul etmekten başka bir şey kalmıyor.

Bahçıvanlıktan anladığım yok. Bahçede estetik anlayışım hiç yok. Bu yüzden Alman komşularla anlaşamıyorum. Bahçeye böcekler, yolunu kaybeden, barınak ya da yemek arayan hayvanlar geldikçe işimi doğru yaptığıma inanıyorum. Bu sırada da hangi yaban otunun yaşayıp hangisinin öleceğine karar veriyorum. Herhangi bir bahçıvanın iki saatte yapacağı işi yanlış aletlerle iki ayda yapıyorum.

Bu sabah domatesler için yer açarken ne yazık ki bir iki karınca yuvasını bozdum. İlk başta fark etmedim ama sonra toprak üzerinde minik minik bir sürü hareket görünce anladım. Panikle kendilerinden çok daha büyük pupaları güvenli bir yere taşımaya giriştiler. Buna benzer kazalar çok geliyor başıma, daha doğrusu bahçenin yerlilerinin başına. Genelde larvaları ya da pupaları rahatsız ediyorum ama onların üzerini örtünce sorunu hemen unutuyorlar. Karıncalar öyle değil. Koşuşturmalar başlayınca yapabileceğim pek bir şey olmuyor.

Bugün Citizen Kane filmine başladım. Bakalım onu kaç günde bitirebileceğim. Genelde film seyrederken ya bir işim çıkıyor, ya da uykum geliyor. Artık eskisi kadar enerjimin kalmadığını hissediyorum.

Günlük

Dün pastel boyalar için Amazon üzerinden satıcıyla irtibata geçmiştim. Adres Almanca olduğundan Almanca bir mesaj gönderip paketin kargoda bozulduğunu, eğer depoda aynı üründen başka varsa para iadesi yerine o ürünü tercih edeceğimi söyledim. Bugün cevap geldi. İspanyolca! Hemen translate.google adresine yazdım ve hesabın ve gönderinin Amazon tarafından yapıldığını, Amazon’la irtibat kurmam gerektiğini yazmış. Arayıp sorayım bakalım.

İşimi önce elektronik posta ile halledeyim dedim ama verilen seçeneklerden durumuma uyan bir tane bulamadım. Sonunda pes ettim ve telefon ettim, daha doğrusu telefon numaramı verdim ve onlar aradı. Amazon servisinin en sevdiğim özelliği. Telefondaki kadına durumu anlattım ve hemen halletti. Şimdi yarın öbür gün para hesabıma geri yatınca yeni bir sipariş vereceğim.

Madem önemli işleri hallettim, şimdi en beğendiğim eğitim ortamı olan youtube’da müzik dersi seyredeyim.