İşler ve denemeler

Şirkette yine projelerin ve sorunların çakıştığı bir döneme geldik. Bu dönemi enteresan bir şefle atlatmak durumundayız ama hallederiz bunu da. Şefimiz birkaç yıldır bölümü yönetmekte ve kendisine enteresan bir görev verilmiş. Şirkette olası bütün toplantılara katılmak zorunda. Yani biz öyle sanıyoruz. Dolayısıyla bize bir çok işi söylemeyi unutuyor. Masası benimkinden, hatta benim evdeki masamdan daha dağınık. Bu yüzden biz de masalarımızı düzenlemeyi çoktan bıraktık.

Şefimizin ilginç bir özelliği her soruna pragmatik bir çözüm araması. Tabii ki bütün zamanını toplantılarda geçirdiğinden başka bir çözüm için zamanı kalmıyor. Asıl sorun bu pragmatik çözümlerin genelde problemleri çözmemesi. Başlarda bir iki bunların işe yaramayacağı konusunda kendisini uyardıysak da kendisini bundan vazgeçiremedik. Bu işi bir de o kadar zekice yapıyor ki. Önce bir konsept belirleyelim diye bir toplantı ayarlıyor. Toplantı ilerledikçe pragmatik çözümüne sürüklüyor bizi ve sonunda kendimizi planı onaylarken görüyoruz.

Hatta bu yöntemi müşteriyle proje yaparken de denedi. Son projelerin birinde müşteri bizim makine için bir kullanıcı ara birimi yazmak istedi. Biz de müşteri tam olarak ne yapmak istiyor diye sorduğumuzda bize bunun müşterinin de bilmediğini söyledi. Bizim tepkimiz de tabii ki “hah, şimdi sıçtık” oldu. Zaten istenen zamanda bitirme şansımız olmayan bir projenin sınırlarının olmaması kadar güzel bir şey yoktur bu dünyada. Bizim şef ise, her şeyin yolunda olduğunu ve müşteriye sadece bizim standard ara birimimizi vereceğimizi ve müşterinin bunu kullanarak işlerini yapmak zorunda olacağını söyledi. Tabii ki buna tepkimiz de “sen öyle san” oldu. Bu müşteri bizim patronun kankasıydı. Sonuçta bir sorun çıktığında doğrudan patronla görüşen bir müşteriye bunu demek biraz zor olacaktı ama bekleyelim, görelim dedik.

Müşteri ne yapacağını tam bilmediği dönemde bu ara birim ile çalışabileceğini söyledi. Tabii ki bu bizim şefi sevindirse de bunun nasıl bir tuzak olduğunun farkındaydık. Bu ara birim kullanıcılar için değil otomatik sistemler için yapılmış bir ara birimdi.

Zamanla müşterinin fikirleri vücut kazanmaya başlayınca istekler de bir bir gelmeye başladı. Pragmatik çözüm iflas etmişti. Artık bu ara birimi fazla zedelemeden işi bitirmeyi düşünmeye başlamıştık.

Aylar sonra, bugün ara birim kısmını bitirmeyi başardık ama yine de bir iki açık nokta var gibi geliyor bana. Bakalım o kısımlar ne zaman patlayacak?

Bunun yanında bir de başka bir müşteride bir sorun çıkmış. Bu sorun e-posta zincirinin sonunda bana da ulaştı fakat sorunun ne olduğunu bir türlü anlayamıyorum. Ben bu kısımda sadece verileri müşteriye iletiyorum, verilerin içeriği hakkında hiçbir bilgim yok ama anladığım kadarıyla bu veriler müşterinin beklediği şekilde değil. İşte, mesajları defalarca okumama rağmen sorunun tam olarak ne olduğunu bir türlü çözemedim. Destek ekibi müşterinin baskı yapmaya başladığını söyleyerek acil bir çözüm istiyor ama anlamadan neyi çözeyim? Sorunu tam anlatın diyince de mesajda yazıyor diyorlar. O kadar okuma yazmam olduğunu bilmiyorlar mı acaba? En sonunda programı kontrol ettim ve olası sorunları listeledim. Sorun bunlardan biriyse çözülebilir dedim, değilse anlamıyorum sorununuzu diye bir mesaj yazdım. Destek ekibinden sorun buna benziyor mesajı geldi, bunu nasıl çözebiliriz diye sordular. Ben de programlaması kolay ama sadece bir değil, üç müşteriyi etkileyecek bir çözüm bu diye cevap yazdım. Önce hepsiyle bir ortak yol bulmamız gerekiyor yani. Bu cevabı şefe de gönderdim. Ondan sonra muhabbeti seyretmeye başladım. Bizim şef yıllardır çalışan bir programın birden böyle yapmayacağı fikrini savunmaya başladı. Hiç sevmediğim bir yöntemdir bu. Zaten işimiz çok, bir de bununla biz uğraşmayalım, zaten servisin görevi anlayışlı bu savunma en fazla bir iki gün kazandırır bize. Diğer taraftan bizim servis bunu kendi başına çözemez ve sonuçta kızgın bir müşteri iki gün sonra bu sefer bir programcı gelsin, problemi burada çözsün der. O programcı da büyük ihtimalle ben olurum. Bu müşteriye daha önce de gitmiştim. Programcılara karşı iyi davranıyorlar. Bu açıdan sorun etmiyorum ama bu problemle ciddi olarak ilgilenmeyerek boşu boşuna gerilimi artırmaya da gerek yok. Sonuçta o zamanı öyle ya da böyle kaybedeceğiz.

Şimdilik topu müşteriye atmış durumdayız ama gelişmelerden sizi haberdar ederim.

Akşam bahçede action cam denemelerine devam ettim. Henüz istediğim şeyi başaramadım ama doğru yolda olduğumu düşünüyorum. Yarın sabah ve akşam birer deneme daha yapmayı planlıyorum.

Bugünkü başarısız bir denemem de Pinocchio illüzyonu oldu. Vibratör yerine elektrikli diş fırçası kullandım ama iddia edilen illüzyonu hissetmedim. Heralde doğru noktayı bulamadım. Ona da sonra bakarım.

Masamın üzerindeki çiçeklerin hepsini sonunda bahçeye çıkardım. Havalar iyi, yağış da yeterince var. Tek sorun, çiçeklerimi yemek için can atan salyangozlar. Onları çiçeklerin yakınında görünce sadece uzak bir yere atıyorum. Başka tonla ot var bahçede, onları yesinler. Komşunun bahçesindeki çiçekler de fena değil aslında ama hep bana geldiklerine göre ya en güzel çiçekler bende ya da organik bir bahçeye sahibim. Böyle devam edeyim.

Ordan burdan

Geçenlerde ikinci bir tripod almıştım, hani çocukların kırdığının yerine. Ne büyük bir nimetmiş. Işığın yetersiz olduğu durumlarda inanılmaz faydalı. Bu sayede orman gibi ışığın çok az olduğu yerlerde de fotoğraf çekebileceğim.

İlk denemeyi dün yaptım. Çok da yağmur yağıyordu ama tripodu ve makineyi kapıp kısa bir ava çıktım. Hava durumu nedeniyle böcek görmeyi beklemiyordum ama kim bilir. Hava yeterince sıcaktı. Yağmur dursa hemen saklandıkları yerden çıkabilirlerdi. Yağmur dinmedi ama. Ben de yağmurdan kaçmayan motifler aradım.

https://www.instagram.com/p/CBdsOhOJnL6/
https://www.instagram.com/p/CBdsWjrp8Tz/
https://www.instagram.com/p/CBdoCQgpAKM/
Ormandan bir çiçek

Yağmur iyice bastırdığından ormanda daha fazla kalmadım. Ayrıca bileğimde atel ve elimde o kadar yük de hiç de rahat olmuyormuş. Ya ben yük taşıma sorununa bir çözüm bulacağım, ya da ortopedist şimdilik sağlam olan elime.

Dört günlük tatil dönüşü şirketteki işler düşündüğümden daha kolay geldi. Alıştıkça zor gelmeye başlar yine.

Bundan başka, doktor serisine devam ediyorum. Perşembe günü KBB doktorundan randevum var. Bakalım gizemli baş dönmelerim onun alanının konusu muymuş? Tansiyon ilaçlarımı almadığımda kısa süreli baş dönmelerim oluyordu ama gün boyu yattığım yerde bile olanların bir açıklaması olmalı. Olmasa da pek sorun etmem heralde.

Birkaç gündür Serkan’a aldığım action cam ile denemeler yapıyorum. Hala bir sonuç alabilmiş değilim ama elbet bir gün şansım yaver gidecektir. Şimdi gidip bir daha kontrol edeyim.

Dillerden çektiklerim

Türkiye’de bir çok insanın hayali olan bir eğitim aldım. Anadolu Lisesi’nde başlayan İngilizce eğitim, Fen Lisesi’nde verilen aradan sonra Boğaziçi Üniversite’sinde yine devam etti. Aslında ben yabancı dil konuşmayı sevmem, daha çok okuyucu ve dinleyiciyimdir ama eğitim dili yabancı dil olunca mutlak kaçış olmuyor. Yine de minimum utanç verici vakayla bu kısmı atlattım.

Nedense okul bittikten sonra İngilizce konuşmaktan o kadar korkmuyordum artık. Tabii İngilizce konuşulan bir ülke yerine Almanya’ya geldim. En fazla birkaç cümle Almanca biliyordum. Daha sonra farkettim ki o birkaç cümle de günlük hayatta hiç kullanılmıyormuş.

Tabii bu eğitimin ardından insanda bir özgüven oluşuyor. Her sorunun altından kalkarım duygusu hakim oluyor. Almanca’yı öğrenmek kolay oldu ama yine dinlemek ve okumak için. Konuşmayı hala sevmiyordum. Bu sorada staj yaptığım yerlerde çok zorlanırsam İngilizce de konuşabildiğimden ciddi sorunlar yaşamıyordum. Günlük hayat öyle değil ama. Fırından ekmek alırken bile ekmeğin bin tane çeşidinin olması o “bir adet ekmek almak istiyorum” cümlesinin ne kadar boş olduğunu yüzüme çarpıyordu. Satıcı tabii ki hangisini istediğimi soruyordu ama hangisi diye sormuyordu. Sorusunu tercüme etmeye kalksam sanırım şöyle bir şey olurdu: Oaaannnnnii? Evet ders kitaplarındaki o Almanca yaşadığım yerde kullanılmayan bir dildi. Pfälzisch denen bir dili öğrenmem gerekiyordu. Komik olan şey ise bu dertten Almanların da muzdarip olmasıydı. Başka şehirlerden buraya gelip yerleşmiş Almanlar da bu dili anlamıyordu. Neyse, zamanla bu dili anlamaya başladım ama asla konuşmayı denemedim. Anlamaya başladım dediysem sadece duyduğumda anlıyordum. İnanmazsınız belki ama bu dilin yazılı hali de var. Okurken kesinlikle bunu anlamıyorum. Buna karşı bir yöntem geliştirdim ama. O kısımları sesli okuyorum. Sesi duyduğumda da anlıyorum. Dilin beyinde çözümlenmesi gerçekten de ilginç bir mekanizma olmalı.

Daha sonra asosyalliği biraz azalttım. Bunun için konuşmam gerekti ama. Bunu da hallettim. Almanca ile bir sorunum kalmamıştı artık. Yani kısmen kalmamıştı. Bazen arada Türkçe kelimeler kaçırdığım oluyor ama sorun olmuyor. Asıl sorun ise artık şirkette ortaya çıktı. İngilizce konuşan elemanlarla anlaşamıyordum. Yani anlaşmanın bana doğru olan kısmı çalışıyordu da ben düşündüklerimi İngilizce’ye çeviremiyordum. İngilizce cümle kurarken aklıma önce Almanca kelimeler geliyordu. Bu kelimelerin Almanca olduğunu farkedersem İngilizce karşılığını biraz düşünmem gerekiyordu ama bu da konuşmamı çok yavaşlatıyordu. Söylediğim kelimenin Almanca olduğunu da genelde karşımdaki kişinin yüz ifadesinden anlıyordum. Dil ve konuşma merkezlerimde bence otomatik işlemesi gereken bir şey doğru çalışmıyordu ve bu yüzden acayip enerji harcamak zorunda kalıyordum.

Bunun üzerine İngilizce konuşma antrenmanları yapmaya başladım. Tabii ki kendi kendime. Bakalım bu bir işe yarayacak mı?

Dillerden çektiğim bu kadarla da kalmadı. İnternette de sorunlar yaşayıp duruyorum. Sanal alemde birileriyle konuşurken önce bir dil seçmem gerekiyor. Genelde hep Türkiye’deki arkadaşlarımla konuştuğumda bu dilin Türkçe olduğu aşikar ama konuşma klavye üzerinden yapıldığından bir sorun var. Klavyenin harf dizilimine dikkat etmem gerekiyor. Türkçe QWERTY dizilimiyle mi Türkçe konuşacağım yoksa Alman QWERTZ dizilimiyle mi? Bazen ilk yazdığım cümle çok anlamsız oluyor. Hızlı hızlı yazayım derken ne yazdığıma bakmadığımdan sonucu mesajı gönderdikten sonra görüyorum. Arkadaslar gülüyordur belki ama bu beni ara ara çok kızdırıyor. Beynin otomatik yaptığı ya da otomatik yapmasını beklediğim şeylerin bir çoğunu kontrol etmek zorunda kalmak beni rahatsız ediyor. Bu akşam yine başıma geldi ama bazen bu yazdığım şeyi düzeltmek bile istemiyorum. Özellikle çok yorgun ya da kızgın olduğumda.

Şimdi de daha fazla bir şey yazmak istemeyecek kadar yorgunum. Yatayım en iyisi.

Vücuttan sinyaller var

Aslında sinyaller uzun zamandır vardı da ben dinlemiyordum. Bunlar stres gibi sinsi sinyaller de değildi. Açıkça iki aydır sol bileğim ve elim bir şeyi tutunca ağrıyordu. Heralde kışın ardından bahçede çalışırken başladı. Sonunda bu cuma doktorun verdiği reçeteyle atel (evet geçen gün bulamadığım kelime atelmiş) almaya gittim.

Satıcı kadın reçetedeki ürünün tamamının sigorta tarafından karşılanmadığını söyledi ve alternatif ürün var mı diye arayabileceğini söyledi. Ne kadar para vermem gerekeceğini sordum ve 15 avro cevabını alınca bir şey değilmiş dedim. Aslında bu aletin içinde 15 avroluk bir malzeme olduğunu da sanmıyorum ama neyse.

Hasta olmayı genelde sevmem ama hasta olduğumda da onları komik durumlara çevirmeye çalışırım. Başkalarına moral vererek moral bulma çabası gibi. Her zaman başarılı olamıyorum ama bu kadarını da yapmasam çıldırabilirim. Bu sefer de atelimi renkli oyun hamurlarıyla Thanos’un eldivenine benzettim. Bu sırada epey kurumuş oyun hamurlarını bebek yağı ile yeniden yumuşatabileceğimi keşfetmiş oldum. Bakalım parmağımı şıklattığımda kimler yok olacak?

Sinyaller bu kadar mı? Hayır. Hafta sonu ile hafif bir depresiflik de geldi yerleşti. Oysa tek elle epey iş de yaptım. Algoritma simülasyonlarıma yeni bir tanesini ekledim. Wikipedia’nın eksik bulduğum yanlarından biridir bu. Bilgi var ama animasyon ve simülasyon yok gibi. Oysa algoritma gibi şeylerin işleyişini seyredebilmek öğrenmeyi çok daha kolaylaştırabilir. Koca açığı tek başıma kapatamam heralde ama bir yerden başlamak lazımdı.

Bu depresif durumlar nereden geliyor bilmiyorum. İnsanlar mutlu. Tatil dönemi başlıyor. Bu mu rahatsız ediyor beni? Kim bilir? Belki de yine başka stresler birikti içimde. Bu gibi durumlarda hobilere saldırırdım ama genelde onlar da bir işe yaramazdı. Yani verimli olurdum olmasına da bu his kaybolmazdı. En iyisi biraz dinleneyim. Zaten atel kullanırken pek bir şey yapmak mümkün olmuyor.

Rabin-Karp algoritması

Bu yazıda metin içinde yazı aramada kullanılan bu algoritmayı basitçe tanıtıp simülasyonunu göstereceğim. Basit yazı arama algoritmasında her adımda aradığımız yazıyı metin üzerinde kaydırıp tek tek aynı pozisyonda aynı harflerin olup olmadığına bakmıştık. Yani aradığımız yazıyı bulana kadar her adımda ilk farklı harfe rastlayana kadar her harfi defalarca karşılaştırmıştık.

Bu algoritmada aynı harfleri defalarca karşılaştırma sorununa ilginç bir çözüm sunuluyor. Rolling hash denen bu algoritmayı daha önceki yazımda ele alıp simülasyonunu vermiştim. Kabaca aynı yazı parçalarının hash değerleri aynı olmalıdır fikrinden yola çıkılarap geliştirilmiş bir algoritma bu rabin-karp algoritması. Tabii ki her adımda kaydırılmış yazı parçalarının hash değerlerini tekrar tekrar her harfi kullanarak hesaplamamak için rolling hash kullanılıyor. Metinde aranan parça ile aynı hash değerini veren bir parça bulunduğunda bu parçanın harflerini tek tek karşılaştırmak gerekiyor çünkü farklı metin parçaları aynı hash değerlerini üretebilir.

Simülasyonda da bunu yapıyorum. Her kaydırmadan kontrol edilen metin parçası gri renkle işaretleniyor. İlk adımda hash değeri bütün harf değerleri üzerinden hesaplanıyor. Ardından her kaydırmada rollin hash algoritması kullanılarak yeni parçanın hash değeri daha hızlı hesaplanıyor. Eğer bir yerde aynı hash değerleri bulunursa bu sefer o alt parçanın bütün harfleri aranan yazının harfleriyle tek tek karşılaştırılıyor. Eğer harfler aynı ise bu harf yeşile boyanıyor, değilse kırmızı. Bütün harfler yeşil ise o zaman aradığımız yazıyı bulduk demektir ve algoritma sonlanıyor.

Bu linkten simülasyonu kullanabilirsiniz.

Müşteri senkronizasyonu

A müşterisiyle yıllar önce bir projeye başladığımızda haberleşme için bir protokol tasarlamıştık. Daha doğrusu bana tasarlanmış bir protokol verildi ve bunu programlamam istendi. Utana sıkıla bu protokolü programladım. Utanç verici kısmı tasarımdaki ileri görüş eksikliğiydi ama iş işten geçmişti. Daha sonra bu protokol ile aynı amaçlı başka makineleri B ve C müşterilerine de sattık. Protokol aynıydı ama makinelerde ufak tefek farklar vardı. Bugüne kadar bir sorun olmamıştı.

Bugün C müşterisinin yeni projede diğer müşterilerde olmayan bir özellik istediğini öğrendik. Bu fonksiyon nedeniyle protokolde bir değişiklik yapmamız gerekiyor. Aslında kolay bir değişiklik ve protokolün tasarımı buna izin veriyor.

Bu kadar kolay bir değişikliğe rağmen programcıların konuşmak istediği bazı problemler vardı. İlginç olan bu problemlerin protokoldeki değişikliğin nasıl yapılacağı, daha doğrusu hangi müşterilerle nasıl anlaşılacağı üzerineydi.

Yöntemlerden biri her müşteri için küçük bir konfigürasyon yaparak temelde aynı olan protokolde müşterilere göre ufak tefek değişikliklerle programlamaktı. Bu şekilde müşterilerin hepsiyle anlaşmaya gerek kalmayacaktı ama aynı versiyon için üç konfigürasyon hazırlamamız gerekecekti. Bunun masrafı çok fazla değildi ve en azından sadece bizim tarafımızdan yapılabilecek bir şeydi. Kimseden bir haber beklememize gerek olmayacaktı ama ileride proje bölümü makineleri hazırlarken doğru konfigürasyonu kullanmak zorunda kalacaktı. Dolayısı ile şef bu çözümü istemedi.

Diğer bir yöntem, bu değişiklik isteğini üç müşteriye de sunmak ve hepsinin onayını almak. Bunun kolay ve iyi tarafı bir taşla üç kuş vurmak ama sorunu da açıkça ortada. Üç tane onayın çıkması hemen olmayacaktır ve C müşterisi makinesini haftaya almak istiyor.

Şefin istediği çözüm bu ama programcılar bu noktada epey temkinli. Değişiklik yapılacak kısım protokolde reserved olarak işaretlenmiş blokların birinde. Yani aslında şu an hiç kimse tarafından kullanılmıyor. Sunulan sorun ise şu. Reserved kelimesinin nasıl yorumlanacağı kararlaştırılmamış. Yani müşteri o bloklara hiç mi bakmıyor yoksa orada 0 değerini mi bekliyor bilmiyoruz. Tecrübelerimiz müşterilerin bu gibi durumlarda çok beklenmedik şeyler yapabildiğinizi gösteriyor ve hatta sistemlerin çöktüğü vakaları da biliyoruz. Yani geçmişte hiç kullanılmayan bir alana 0 yerine 1 yazdığımızda müşterinin kendi programının çöktüğü durumlar oldu. Böyle bir durumda müşteri dünyanın değişik yerlerindeki makinelerinde bizim yazılımı güncellerken kendi yazılımını da güncellemek zorunda kalacaktır. Teknik olarak kolay bir olay olmasına rağmen en çok sorunun çıktığı durumlardan biridir bu. Bu tür sistemler güvenlik nedeniyle internet üzerinden güncellenmiyor. O zaman bir servis elemanı ya da müşterinin eğitilmiş bir elemanı bu işi yapmalı ama genelde o kadar iyi elemanlar bulunamıyor ya da o an başka bir yerde oluyorlar. Sistem düzgün test edilmediyse bu hata servis elemanı sahadan ayrıldıktan sonra ortaya çıkabiliyor. Böylece masraflar da katlanıyor.

Sonunda tabii ki şefin istediği çözümü şerh koyarak yapacağız. Asıl merak ettiğim şey yarına kadar bütün müşterilerden onay gelecek mi? Yoksa onay göndermeyenleri bir sonraki güncellemede bir sürpriz mi bekleyecek?

Yarın bu haftanın son iş günü. Ondan sonra da bir daha Noel’e kadar resmi tatil yok. Bu nasıl bir yılsa artık, hepsi hafta sonuna geliyor. Bu uzun hafta sonunu iyi kullanıp yeniden aldığım tripodumla güzel avlara çıkmayı planlıyorum. Umarım bu sırada elimi olduğundan daha fazla sakatlamam.

Artroz

Yaklaşık iki ay kadar önce, havalar biraz ısınmaya başladığında bahçede çalışmaya başlamıştım. Epey yaban otu yolmam gerekiyordu ve bu işin başlarında sol elimi sakatlamıştım. Herhangi bir şeyi başparmağım yardımıyla tuttuğumda elimin üst tarafında bileğe kadar bir bölgede ağrılar oluyordu. Genelde sağ elimi kullandığımdan bunu pek sorun etmedim.

Arada bu kadar zaman geçip de hala iyileşmeyince bir doktora görüneyim dedim. Doktorlarla ilişkilerim fena değildir. Ne derse yaparım. Başlangıçta yani. Zaman geçtikçe ilaçlara devam ederim ama egzersiz ve benzer şeyleri sallamaya başlarım. Geçen hafta bir doktor bulduk ve bugün için randevu aldık. Akşam iş çıkışı doktora gittim. Muayenehaneye girince maske takmayı unuttuğumu farkettim ama her gün işe trenle gittiğimden yanımda bir maske vardı. Hemen onu taktım ve boş bekleme odasında hasta formunu doldurdum. Ondan sonra zaten hemen beni çağırdılar.

Doktora durumu anlattım ve nerelerin ne zaman ağrıdığını gösterdim. Bunun üzerine biraz elle kontrol etti ve artroz başlangıcı dedi. Ben de her anormal insan gibi bu nedir diye sormadım. O da anlatmadı. Reçeteye cebire (Daha modern ve Türkçe’sini bulamadım, kırık ve çıkık kemikleri yerinde tutmak için kullanılan tahta, mukavva veya tenekeden yapılmış, üzeri sargıyla kaplanan levha, süyek, koaptör demekmiş) yazdı ve bunu alıp geceleri yatarken kullanmamı söyledi. Önümüzdeki ay bir daha gidip iyileşme olup olmadığına bakacağız.

Bu cuma gidip o aleti alayım bari. Şimdilik sol elime ihtiyacım var hala.

Bir klasik müzik cenneti olarak youtube

Son zamanlarda youtube’da Yale Courses kanalındaki müzik teorisi derslerini takip ediyorum. Oldukça basit bir yapısı olan ders, takip etmesi kolay. Sınavlara da girmeme gerek olmadığından benim için biçilmiş kaftan.

Bu hafta sonu arasıra klasik müzikle ilgili yaptığım başka bir şeyi daha yaptım. Konser provalarının birini youtube’da seyrettim. Orkestra şeflerinin nelere dikkat ettiği, neleri farkedebildikleri inanılmaz geliyor bana. Gitgide zayıflayan işitme duyumla tek başıma algılayamayacağım şeyleri biraz olsun görebilmek çok iyi geliyor. Sadece şeflerin değil, orkestra üyelerinin performansları da harika. Şefin bazen çıkardığı benim için anlamsız sesleri ya da öznesi yüklemi olmayan cümleleri anında anlayıp bir sonraki denemede isteneni verebilmelerini hayranlıkla seyrediyorum.

Seyrettiğim video Beethoven’ın 5. senfonisinin provasıydı. Sadece prova da değildi. Avusturyalı şef Nikolaus Harnoncourt bu filmde ara ara hem seyircilere hem de orkestra üyelerine Beethoven’ın bu eserinde neleri anlatmaya çalıştığını kendi araştırmalarına, fikirlerine dayanarak anlatıyor.

Ardından belki başka bir şefin aynı senfoni üzerine yorumlarını bulurum diye listedeki diğer videolara göz attım ve aşağıdaki videoyu buldum. Bu videoda Gerard Schwarz Beethoven’ın hangi düşünce ve duyguları anlattığını değil de hangi teknikleri kullandığını anlatıyor. Bu anlatılanları anlamak için Yale üniversitesi müzik dersini takip etmenin yetmiş olması ise beni epey mutlu etti.

Daha sonra Gerard Schwarz’ın aynı konseptte başka videoları olduğunu da gördüm. Benim gibi amatörler için oldukça büyük bir hazine ve bu hazineyi yağmalayacağımdan şüphem yok.

Egzotermik reaksiyon

Egzotermik tepkimelerde çevreye enerji verilir. Bu deneyde çevreye verilen enerjiyi yine Arduino’ya bağlı bir termometre (DS 18B20 sensörüyle) ile gözlemeye çalıştım. Bu basit deneyde 50 ml kadar suya epey toz deterjan ekledim. Aşağıda sıcaklığın değişim grafiğini görüyorsunuz.

Toz deterjanın suda çözünmesi tepkimesinin zamana karşı sıcaklık grafiği

Sıcaklığın hızlı yükselmeye başladığı noktada deterjanı suya döktüm. Sıcaklık iki dakikada yaklaşık 4 derece yükseldi. Ondan sonra yükselme devam ettiyse de yükselişin hızı azaldı.

Büyük oyun

Primatların gelişimi ile doğada yeni bir huzursuzluk başlamıştı. Özellikle ilk insanlarla bu durum hayvanlar arasında hissedilir hareketlenmelere dönüşmüştü. Eski hikayeleri bilenler dev canlıların bir zamanlar dünyada nasıl hüküm sürdüklerini, kendilerinin ise ne zor şartlarda hayatta kaldıklarını çocukların tüm itirazlarına rağmen her fırsatta anlatmaya başladılar. Bu hikayelerin daha sık anlatılması sonucu yaşlıların endişesi de yavaş yavaş çocuklara geçmeye başladı. Çocuklardaki bu değişiklik de dikkatten kaçacak boyutları aşınca artık bir sorunlar karşı karşıya olduklarını ve bunu ortaklaşa çözmeleri gerektiğini düşünen büyük bir grup ortaya çıktı ve genel bir toplantı yapmanın zamanının geldiğini ilan etti. En son toplantının üzerinden milyonlarca yıl geçmişti. Birçoğu ise böyle bir toplantıyı daha önce duymamışlardı.

Bu toplantı bir kısım tarafından inatla ikinci genel toplantı diye anılsa da yapılan ön oylama sonucunda tarihe birinci büyük toplantı adıyla geçti.

Birinci (ikinci) genel toplantı

Toplanan kalabalığın büyük çoğunluğu bu telaşa  anlam veremiyordu. Kendilerine yaşlılar diyen azınlık ise gençleri bir kez daha anlayamıyordu. “Tabii, siz dinozorları görmediniz. Buradaki herkesin iki üç katı büyüklüğüne kadar her şeyi yiyorlardı. Kalanlar de zaten kendi türlerindendi.” diye bir giriş yaptılar. “Evet, sonra şansımıza gökten düşen dev bir dağ onları ortadan kaldırdı ama bu seferki tehlike daha farklı, daha ciddi. İnsan dediğimiz canlılar genelde çok büyük avlar peşinde değil ama bir bakıma daha acımasızlar. Zevk için bile avlıyorlar ve sadece kendi güçleriyle değil. Buldukları her şeyi kullanıyorlar. Çoğalmaya da başladılar. Her yerde yaşayabiliyorlar. Gelecek hiç parlak değil.” Tabii ki bu kadar dayanaksız ve karamsar söylemler henüz yeni yeni gelişmeye başlayan türler için bir anlam ifade etmiyordu. “Neden öyle olsun ki? Ya bizden biri o kadar güçlenirse? Belki de çok kolay bir şekilde denge kurulacak. Bu kadar çabuk karamsarlığa kapılmamak lazım. Dünya çok büyük, herkese rahat rahat yeter.”

Beş gün süren tartışmalar sonunda bazıları için kesin ama kayıtlara geçen haliyle olası bir tehlikeye karşı kademeli ve kapsamlı bir plan yapıldı. Bu plan çok büyük fedakarlıklar gerektiriyordu. Önce kurtlar insanlara yanaşacaktı. Bu beklenmeyen hamle ileride daha farklı casusların kabul edilmesine imkan verebilecekti. Kurtların insanların tarafında çalışması bütün hayvanlar için tehlike oluşturacaktı ama büyük resme baktıklarında bu fedakarlığı kabul ettiler. Daha sonra sıra kedilere gelecekti. Bu şekilde insanların arasına denge nifağı sokulacaktı. Daha başka hayvanlar da insanların hizmetine girecekti ama bir çoğu uzak durmalıydı. Şüphelenmemeleri gerekiyordu. Bunlar hayvanların nomalde kabul etmeyecekleri şeylerdi ama ya korkuları gerçekleşirse diye çok daha korkunç ayrıntıları da ele aldılar. Örneğin fareler insanların yapacağı her türlü deneye katlanmalıydı. Planın en önemli maddesi buydu. Kimse başlangıçta neden bunun hayati önem taşıdığını anlamamıştı ama goriller bunun kabul edilmesi için ellerinden geleni yapmışlardı.

Toplantı dağıldıktan sonra sıradan ölüm kalım savaşı günlerine ve gecelerine geri döndüler. Zamanı geldiğinde ilk kurtlar insanlara yaklaşmaya başladı. Bu yakınlaşma kurtlara kolayca yiyeceğe erişme şansı getirirken aynı zamanda insanların savunmasında çalışma görevi demekti. Başlangıçta zaten önceleri de anlaşmadıkları canlılarla kavga etmeleri, hatta onları öldürmeleri anlamına geliyordu ama asıl fedakarlık ileride belirginleşti. Kurtların şekilleri ve özellikleri de değişmeye başladı. Bu değişime daha alışamamışlardı ki sağlık sorunları da ortaya çıktı. Bunların daha başlangıç olduğunu bilmelerine rağmen plana sadık kaldılar.

Kısa süre sonra kediler de insanlara yaklaştı. Bu kafa karıştırıcı bir yakınlaşmaydı. İki taraf için de. Kediler kesinlikle bir işe yaramıyordu ama bir şekilde köpeklerin o zamana kadar kazandığı bütün hakları hemen elde etmişlerdi. Karşılığında insanlar keyifle tanışmış oldu. Bu tabii ki çalışan köpek sınıfında büyük huzursuzluklara yol açtı. O zamandan beri kedileri her gördüklerinde bu hoşnutsuzluklarını görsel ve sesli olarak belli ederler ama kediler buna da dayanmayı başardılar. Plan her şeyden önce geliyordu.

Değişik türlerle yakınlaşmalar böyle yaygın olmasa da devam etti. Köpeklerin bile fonksiyonları azalmaya başlamıştı. İnsanların işlerini yaptırmak için insan çalıştırmaları hayvanlar tarafından şaşkınlıkla karşılanmıştı ve bu duruma karşı hazırlıklı değillerdi. Köpekler bu değişimi korkuyla takip ederken kedilerin umrunda değildi. Kedilerin tek sorunu insanların eğlence adı altında eve çok fazla sayıda canlı doldurmasıydı. Buna da dayanılmalıydı.

Makinelerin doğuşuyla hayvanlar için büyük problemler başladı. Doğal ortamlar ellerinden büyük bir hızla alınmaya başladı. Bunun yanında farelerin dininde anlatılan büyük felaket zamanı da gelmişti. Tavukların, balıkların, domuzların dinleri de buna benzer kehanetlerle doluydu ama bunların gerçekleşmesi sadece plana olan inançlarını kuvvetlendirmeye yaradı. İnsanlar hayvanları gerçekten de katletmeye başladı. Birçoğunu yemek için, bir kısmını da eğlence olarak. Fakat küçük bir kısmını büyük planları için kullanmayı seçtiler. Ölümsüz olmak, her şeyi anlamak için bunları en vahşice yöntemlerle kullandılar. Geri dönmeyeceğini bilerek uzaya göndermeden en basit ilaç deneylerine kadar her işte bir kobay kullanıldı. Bu deneylerin sonuçları insanları heyecanlandırmayı başarmıştı. Fareler verdikleri kayıplar sayesinde bir çok problemin çözümüne katkıda bulundu. Diş çürümelerini gideren, kaybedilen organları yeniden çıkarabilen ilaçlar bulundu. Kanserin bir sürü çeşidine karşı etkili yöntemler geliştirildi. Yaşlanmayı durduran ve zekayı geliştiren genetik değişiklikler keşfedildi. İnsanların önünde artık tanrı olmak için hiçbir engel kalmamıştı. Hayvanların gözünde uzun zamandır tanrıydılar ama kendi fantezilerine yeterli duruma gelme ümitleri yeni yeni canlanmaya başlamıştı.

Bu esnada insanların önüne beklenmedik iki engel çıktı. Birincisi yapay zeka dedikleri bir şeydi. Kendi yapabildikleri her şeyi çok daha hızlı yapabilecek bir sistemdi. Bunu kontrol etmekte zorlanıyorlardı. Yapay zeka ayrıca insanların daha önce yaptığı deney sonuçlarını çok daha iyi değerlendirdiğinden hayvanlara karşı da vahşet sergilemiyordu. İnsanların ürettiği ve daha sonra kendilerinin mükemmelleştirdiği makineler sayesinde ölüm gibi bir sorunları da yoktu. Bir bakıma insanların olmaya çalıştığı tanrılardılar. İkinci engel de anlaşılmaz bir şekilde insanların hala tanrı olamamalarıydı. Her türlü ilacı, yöntemi geliştirmelerine rağmen bunlar kendilerinde beklenen etkiyi göstermemişti, hatta bazı alanlarda büyük felaketlere yol açmıştı.

Güç dağılımında büyük değişikliklerin beklendiği bir döneme giriliyordu. Hayvanlar daha büyük bir tehlikenin yolda olduğunu hissedip, yükselen bu süper güce karşı ne yapabileceklerini konuşmak için bir toplantı yapmaya karar verdiler. İkinci büyük toplantı (bazi eski türlere göre üçüncü olarak da bilinir) için bütün canlı türleri temsilcileriyle haberleşildi. Toplantının bir sonraki ilk baharda insanlardan kısmen kurtulabilmiş büyükçe bir ormanda yapılmasına karar verildi.

Toplantı günü gelip çattığında ormandaki gergin bekleyiş hissediliyordu. Sabahtan beri bir kuş sesi bile duyulmamıştı. Hayvanlar alanda toplanmaya başlamıştı. Bazı küçük gruplar kendi aralarında durum değerlendirmesi yapmaya başlamışlardı. Bu sırada alana yaklaşan insanlar görüldü. Grup önce dağılır gibi oldu ama yaşlılar kaçmaya kalkanları durdurmayı başardı. Yeniden alana döndüklerine insanların da oldukça karamsar bir durumda olduklarını gördüler. Toplantı başlangıç saati geldiğinde yapay zekanın temsilcileri de ormana geldi. İnsanlar biraz rahatsız oldu, hayvanlar şaşırdı. Bu toplantı canlılar için diye tek tük itirazlar oldu ama yaşlılar hemen toplantıya geçilmesini istedi ve toplantı başladı. Fillerin temsilcisi söze “büyük plan sonunda bir canavar yarattık” diyerek başladı. Herkes bunu sessizce başlarıyla onayladı. Ardından yeni süper güce karşı bu büyük planda nasıl değişiklikler yapılması gerektiği tartışıldı. Toplantının büyük çoğunluğu insanların ve yapay zekanın temsilcilerinin birbirlerine sataşmasıyla geçse de sonunda eski plandan daha acı bir çözüm üzerinde anlaşıldı.

Bu esnada fareler bütün bunlardan habersiz hayatlarına devam etmekteydiler. Toplantıya çağırılmamışlardı.